Salı, Ocak 30, 2007

Gönül Sırrı

Yeryüzünde yaşayan bütün insanlar, kalblerinde akıl almaz birtakım sırların saklandığını bilir, fakat yorumuna bir türlü ulaşamazlar.

Çünkü, gönül sırrı en mükemmel insanda bile, yeniden arınarak varılabilen bir tazelik ve zindeliktir.

İçimizdeki "ben"in önüne dünya gürültü ve curcuna­sından duvarlar örmez isek, tanıdığımız kulağın dışında içimizdeki "ben"in bir başka kulak taşıdığını sezebiliriz. Kalbin bu özelliği, bazan büyük üzüntü ve acılardan sonra berrak bir şekilde ortaya çıkar. Eğer kendi hayatımızı çok iyi incelersek; hüzün, ayrılık ve acı dolu günlerde içimizdeki "ben"in, yani gönlün paha biçilmez varlığını mutlaka sezeriz. İnsanoğlu, o zaman bir kalb gözü, bir kalb kulağı taşıdığını fark eder. Bu tesbitleri en açık haliyle sevgide ve muhabbetle görmek mümkündür. Tersine, kin nefret, ihtiras gibi duygular gönül gözünü kapattığında, nağmelerin güzelliği de manasını kaybeder.

Gönül sırrının en mühim vasfı zaman ve mekan ötesinde yaşamasıdır. Bu yüzden, gönül sırrı bir kez açıldı mı, çok uzaklardaki nağmeleri dinler, asırlar öncesinde yaşamış bir güzelliği seyreder. Beden atına binen ruh, kalbin bu mana sırrı ile sonsuz mekanlara, sevgilere intikal eder. Kalbin sevgi ve merhametten uzak halinde ise, ruh beden kafesine sıkışıp kalmıştır. İşte o zaman idrakler, düşünceler, fikirler kurur. Ateistin seyretmek istediği cüce insan tipi doğar.

Dolaşımın, dolayısıyle maddi canlılığın; aynı zamanda duyguların ve sezgilerin merkezi nasıl kalb ise,insandaki, kainata sonsuz boyutlarda açılan mana sırrının merkezi de kalbdir. Ve gönül, bir manada, iç dünyamızda insan gerçeğinin merkezidir. Bu yüzden, bilinmesi ve sezilmesi mümkün olmayan en büyük gerçeği, Allah'ı, kesin bir şekilde ancak kalb sezer ve bilir. Çünkü Allah'ı bilmek ve sezmek, kainatı bilmek ve sezmek demektir.

Sevgi ve merhamet gibi, ilahi kudretin sırrından yansıyan yüce duygular, bu sebeple, ancak kalbde yaşayabilir. Kalbin sonsuz derinliklerinde, bizi gerçeklere götüren ve bütün kainatı seyrettiren bir ekran vardır. Bu gönül ekranında mutlak gerçekler, sevgiden ve merhametten yana olan güzellikler seyredilir. Bu manada bu ekranda bir "teklik" sırrı vardır. Her inanmış ve yücelmiş insan, merhametten güzellikten sevgiden yana aynı hissi duyar sanki insanlar, kalblerinin özündeki bir noktadan tek tek bu ilahi şebekeye bağlanmıştır. Bu şebekenin hattında güzellikten, sevgiden başka bir geçiş yoktur. Nasıl kalb, günde yüz bin kez kanı basarak bütün hücrelere hayat veriyorsa, manasında da, milyonlarca defa bizi bu gönül ekranına çeker. Ne çare ki,insanlar çoğu kez çirkinlikleri seyreder, onun peşinden koşarlar. Özünde kainatın eşsiz güzelliklerine açılan gönül penceresinden habersiz dolaşır, dururlar.

İşte gönüldeki bu sır insana has bir hususiyettir ki, hiç bir yaratılmışa verilmemiştir. İnsan Allah'ın gönül yoluyla sezme istidadına sahiptir. O, bu vasfıyla mekânların ve alemlerin ötesine sıçramış olur. Bu itibarla cisminin küçüklüğü nisbetinde manası ile, büyük bir alemdir insan. Hz. Ali'nin "Sen küçük bir cisimsin, fakat sende büyük bir alem dürülmüştür" hikmetli ifadesi bu hakikate işaret etmektedir. Akıl almaz insan mucizesinin özünde.ki büyük gerçek budur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Pazartesi, Ocak 08, 2007

Ruh Secdeyle Yükselir

İbadetin manevi hikmetlerini açıklamadan evvel, çağımız insanına ibadetin biyolojisini anlatmak istiyorum:

a-İman etmek, insanın biyolojik programında mevcuttur ve her insanın kullanmak zorunda olduğu bir anahtardır.

Beynin hipotalamus bölgesinde yer alarak bütün hormonları yöneten bir merkezle, duygularımızın tesirinde kalan bir başka merkez yanyanadır. Hayat şeklimizi baştan sona yöneten iç salgı bezleri ve bunların merkez komutanı olan hipofiz salgı bezi, işte bu hipotalam çekirdeklerindeki kompüterize programlarla ayarlanır. Moral tesirlerin tamamı ve buna bağlı bedeni sonuçlar, hep bu hipotalamus-hipofiz ahenk dengesine tabidir Yapılan araştırmalar, bu ahengin sağlıklı olmasını güven ve sevgi esaslarına bağlamaktadır. Korku ve kin ise, bu ahengi tersine çeviren duygulardır. Bir insan kin ve korkuya düşerse, hipotalamus-hipofiz program ahengini kaybeder ve bütün hormonlar karman çorman olup insan fizyolojisinin tamamı bozulur. Açıkça görülüyor ki, bu dengeyi korumak için korku ve kinden uzak kalıp sevgiyi ve güveni seçmemiz, beynimizin bu hassas bölgesine biyolojik olarak nakşolunmuştur. Diğer bir ifadeyle, bu hayatın bu temel noktasına Allah iman mührünü basmıştır. Bu gerçeğe karşı çıkmak insan biyolojisine karşı çıkmak demektir.

Yüce kitabımızın emri ile: "İnsan kendini başıboş mu bırakıldı sanıyor?"

İnanmazsanız, korkudan kurtulamaz ve güven duyamazsınız. Her an hissedeceğiniz ölüm korkusu, güvensizlik ve kin; hipotalamus yolu ile en hassas noktanız olan hipofizinizi yer bitirir. Onu kurtaracak tek şey, inanarak elde edeceğimiz sevgi denizinde, iç dünyamızın ihtiras ve kin ateşini soğutmaktır.

b- İbadetlerin, biyolojik ahengi sağlamada akıl almaz tesirleri vardır.

Cenab-ı Hak çok özel bir varlık olarak yarattığı insanın kompüterize yapısına ibadetleri öyle programlamıştır ki, sağlıklı yaşamak için ibadet, vazgeçilmez bir reçete olmuştur. Bunları tek tek görelim:

1- ABDEST ALMAK

Abdest insanın statik elektriğini atarak, deri ve sinir sistemindeki gerilimleri yok eder, dolaşım sistemindeki minik tıkanmaları açar ve damar sertleşmelerini engeller. Lenf damarlarını devamlı şekilde canlı tutarak korunma sistemini dinç ve kuvvetli kılar. Bu ise, bütün hastalıklara karşı güçlü olmamız demektir.

Gusül abdesti, çok önemli bir tesire sahiptir. Burun ve boğaz yıkanması, hipofiz salgı bezinin damarları üzerine masaj yerine geçtiği için bede­nin gençliğini ve dinçliğini sağlayan tek tedbirdir.

2-NAMAZ

Bir günde kılınan 40 rekat namaz, bir saatten fazla süreyle göz merceklerini dinlendirir. Çünkü secde noktası yaklaşık 1.5 metre mesafededir. Göz merceğinin normal fokusu (odak noktası) da 1.5 m' dir ve mercek, ancak bu mesafeye bakarak dinlenebilir.

Kalbin elektromanyetik pozisyonu, namaz esnasında devamlı bir huzur ve sükunet haliyle dengeli dinlenme kazanır. Namaz sırasında bütün eklemler tam bir huzur talimi içindedir. Özellikle omurga sistemi, tam manasıyla hem egzersizin, hem de dengeli dinlenmenin akıl almaz sağlığına kavuşur.Namazın stresleri atan tesiri ise, bugün en büyük dinsizlerin bile kabul etmek zorunda oldukları bir gerçektir.

Namazın, insanı aşırılıklardan koruyan tesiri de olağanüstüdür. Namaz kılan alkol içemez olur olmaz saatlerde uyuyamaz, aşırı cinsi münasebetlerden kaçınır ve düzenli bir hayata girer.

3-İNFAK (yardım ve paylaşma)

İman bahsinde izah ettiğimiz hipotalamus ve hipofizdeki ahenkli çalışmanın anahtarı olan sevgiyi öğreten tek eğitim infaktır. Hayatta her bilgi öğrenilerek kazanılır. Ancak sevgi, teorik bilgi ile kazanılmayıp sadece ve sadece infakla, yani yardımlaşma ve paylaşma ile öğrenilir. İnfakla kazanılan sevgi kabiliyetinin vücuda verdiği biyolojik ahenk, her türlü tarifin ve reçetenin üzerindedir.

4-ORUÇ

Son yıllarda orucun sağlığa verdiği fayda, tıp çevrelerinde öyle net bir şekilde benimsenmiştir ki, müslüman olmayan birçok kliniklerde kronik hastaların, hatta kanserli hastaların oruç tutmaları, programlı bir şekilde uygulanmaya başlamıştır. Yurt dışında ve özellikle Avrupa'da mevcut bulunan "Oruçla Tedavi Merkezlerini" görecek olsanız, bu ülkelerin din değiştirip İslamiyeti seçtiğini sanırsınız.

Orucun, vücudun harika laboratuvarı olan karaciğere verdiği yenilenme ve dinlenme fırsatı ise, başlı başına bir kitap olacak şekilde mükemmeldir. Bu ibadetin sindirim sistemine verdiği dinlenme ve tamir fırsatı ise herkesçe bilinmektedir. Daha enteresan olanı, açlığın kemik iliğine yaptığı uyarıcı tesir sebebiyle, orucun kansızlığa karşı en iyi bir tedavi şekli olarak kabul görmesidir.

Oruç, kan kimyasına da çok müsbet yönde tesir eder. Özellikle damarların iç duvarlarında biriken besin artıklarını yok eder. Bu açıdan damar sertliğini ortadan kaldıran harika bir tedavidir. Oruçlu iken sıvı azalması sebebiyle vücud ve kalb daha az yorulur.

Orucun cinsi hayata getirdiği sınırda, hormonal sisteme has bir dinlenme sağlar. İnsanlığın ve kainatın en yüce varlığı olan Efendimizin (S.A.V) mübarek tavsiye ve direktifleri de gerçek bir ibadettir.

Her türlü aşırılıktan kaçınarak, sadece Allah rızası için ibadet yapanlara ne mutlu....

İnsanlar; hücresi ile, atomu' ile Yüce Yaradanına karşı saygı ve sevgi sırrına götüren ibadeti, Allah'ın verdiği en büyük bir nimet olarak benimsemelidir. Nefsin tembelliğini veya hayat yükünün ağırlığını bahane ederek ibadeti angarya saymak, gerçekten kendini inkar etmektir. Allah'a iman ve ona karşı duyulan sevgi ibadetle birleşmedikçe; satıhta kalan soluk bir iz veya su üzerine yazılan bir yazı gibi kaybolmaya mahkumdur.

Kainattaki bütün varlıklar, Allah'ın (c.c.) yaradılış sırrı içinde onlara programladığı bir çeşit zorunlu ibadet tarzı içindedir. Galaksilerdeki dönmeler veya atom çekirdeği etrafındaki elektron raksları, hep özel ibadetlerdir. Maddi hayatın temel kavramlarından biri olan elektron'un varlığını koruması için bitmeyen bir sessiz zikri terennün etmesi gerekir.

Atom çekirdeği etrafında dönen elektronlar, saniyede 100.000 defa bu zikri yapmaktadır. Ancak daha enteresanı elips yörünge üzerinde seyreden elektronun bir tur esnasında yörüngenin 4 noktasında çekirdeğe dönük olarak eğim yapmasıdır. Böylece bir elektron, saniyede 400.000 defa Allah (c.c.) aşkı ile kendinden geçmiş bir derviş gibi, çekirdeğe karşı bir tarz rüku yapar. Buna manyetik sipin denir.

Vücudumuzdaki trilyon kere trilyon elektrondan herbiri, saniyede 400.000 defa zikir yapar da biz hala ibadetlerden kaçacak bir mazeret ararsak, o elektronlardan daha fazla küçülmez miyiz?Böyle bir durumda kendimize" özel varlık" diyebilir miyiz?

İbadetlerin özündeki manevi hikmetlere gelince: İnsa­nnın çok özel varlık olmasının sırrı; Cenab-ı Hakkın onu kendisine muhatap olarak seçmesi ve insanın da yaratıcısıyla bir alaka kurabilme kabiliyetidir. Duadan secdeye, sevgiden merhamete ulaşan bu bağlılık, kul ile Yüce Yaradanı arasında muhteşem bir münasebettir. Böylesine harika bir nimeti kim kaçırmak ister? İnsanın madde dünyasındaki basit çekicilikler peşinde koşarken en kıymetli cevheri olan ruhunu bir tabuta koyup kapatması, gerçekten büyük bir nasipsizlik ve af edilemez bir gaflettir.

Cenab-ı Hakka yakın olabilme gayreti diye ifade edebileceğimiz ibadetlerin sırrına gelince:

Allah, bütün varlıkları yoktan yaratan ve insana şah damarından daha yakın olan öylesine bir yüce kudrettir ki, akıllara durgunluk veren bu güzelliğe bir saniye dahi yakın olabilmek, tarif edilmez bir şereftir. Bu yakınlığın ilk şartı ise "HAMD"dir. "Hamd" demek; bu yüceliğin sevgi, hayranlık ve şuurla medhedilmesi demektir. İbadetlerin başlangıç anahtarı olan bu "hamd sırrını" Allah (c.c.) Fati­ha' da şifrelemiş ve namazIa sembolleştirmiştir. Allah'a yakın olabilmek için bunun dışında ne başka bir yol, ne de başka bir formül vardır.

Namaz, hamd niyazını insanını her zerresine yayarak, kendi gönlündeki ilahi tecelliye yaklaştırır. Gönüllerdeki boyutlar ötesi Allah (c.c.) tecellisi, hamd niyazımız gerçekleşince bizi de boyutlar ötesine doğru çeker. Bu yakınlık, Infakla beslenerek bizi adım adım miraca yükseltir.

Temel ibadet olan namazın tesiri, doğrudan kalbe ve qönüle yöneliktir. Kul farkına varsın veya varmasın, her namazda gönüllerin esrarlı perdelerinden biri açılır ve insan adım adım Allah'ın (c.c.) sonsuz sırrına yaklaşır.

Allah'ın yarattığı varlıklar farklı nitelikler arzeder. Mesela melekler, çok berrak bir yapıya sahiptirler. Bir çeşit yansıma sırrı taşır, bu yüzden nefs taşımazlar ve devamlı şekilde ibadet ve zikirle meşgul olurlar. Ruh da meleklere nazaran İlahi yaradılış sırrının en yakın boyutlarından yansır, fakat nefse bağlanarak insana intikal ettirilmiştir. Eğer böyle olmasa, insanlar da melekler gibi daima zikir ve ibadet halinde kalırdı. İnsanda Allah'ın yüce varlığna duyulan ibadet hissi, ruhdan gelir. Eğer nefs, ruhun yüzeyini tamamen kapatırsa, bu ibadet hissi farkedilmez ve bu takdirde ruh, büyük bir azaba düşer. Namaz kılanlarda ruh, selametli bir huzur ve felah içindedir. Ezanda, hu yüzden "Hayya Alel Felah" müjdesi vardır.

Namazın en mucizevi sırrı nefse yöneliktir. Bir türlü dizgine gelmeyen nefs, okunan Fatihanın şifa sırrı ile çirkinliklerden kurtulur. Secdede o menhus gururunu kırar, insana yakışan çizgiye gelir. Nefsin, namazın bu esrarlı sırrında ulaştığı hidayeti sürdürebilmesi için infak etmesi mecburidir. Aksi takdirde namazın insana sağladığı yücelme, devamlılığını kaybeder. İmanı saksıda açan bir çiçeğe benzetirler. Namaz ona verilen suya, infak ise ışığa benzer. Su ve ışıktan mahrum çicek nasıl kurumaya mahkumsa; namaz ve infakdan mahrum insan da sönmeye mahkumdur. Ne' var ki insanın nefsi, imandaki bu sönüşü uzun süre saklar. İman ettiği halde ibadete yanaşmayan insan, işin farkına çok defa iş işten geçtikten sonra varır.

İnsan nefsi, ibadete bir türlü yanaşmadığı gibi, insanı ondan tamamen uzaklaştırmak için de çeşitli mazeretler bulur. Ve özellikle ibadet eden bazı kişilerin ibadetle yücelmediğini göstererek bu tuzağı hazırlar. Bu hususu iki noktada cevaplamak gerekir.

a-Bir insan ibadet ettiği halde yücelemiyorsa, bir şeyi eksik yapıyordur. Mesela namaz kılıyor, fakat infak etmiyordur.

b-Bir kimse askeri eğitim gördüğü halde savaşta yenilirse; bu insan örnek alınıp da, askeri okullar kapatılsın, denemez. Aynen bunun gibi, ibadetle yücelmediğini sandığımız kişilere bakarak ibadetten vazgeçilemez.

İbadetlerdeki diğer bir husus da, ibadetle yücelmeyi beklemek ve ondan maddi ve manevi bir fayda ummaktır. Bu bekleyişler insanı hataya düşürür. Çünkü ibadet, insan olmanın soluk almak gibi vazgeçilmez bir parçasıdır ve sadece emredildiği için ve Allah rızası gözetilerek yapılmalıdır.

İbadetten, ahirete ait olsa bile bir menfaat beklemek, onun ihlasını kaçırır. Yapılan ibadetle gururlanıp kendine paye çıkarmak fevkalade yanlıştır. Ve nefsin çirkin bir oyunudur.

İbadetin çok önemli bir hikmeti, topluma getirdiği huzurdur. Bir toplumun özellikle birlikte yaptığı ibadet (cemaat namazı) o toplumda kenetlenme ve sevgi meydana getirir. Selçuklu ve Osmanlılar bu sayede asırlar boyu yaşamış ve her türlü iç ve dış şerlere karşı koyabilmiştir. Bir toplum ibadet ehli ise, o toplumdaki fertler her türlü şahsi sıkıntılardan kolayca kurtulur. Dertler cemaatlerin ısrarlı yardımlarının yanısıra maddi ve manevi güçleri sayesinde yok olur. Milletimizin içinde bulunduğu sıkıntıların en büyük sebebi, ibadetlerde ve sevgi bağlarında gösterdiği zaaftır.

Yoksa bu mübarek millet bugünkü şartlardan çok daha ağırlarını asırlar boyunca kolaylıkla atlatmıştır.İbadetler konusunda günümüzde çok yanlış bir slogana etmek istiyorum. Çağımızda birçokları:

"Efendim önemli olan kalp temizliğidir. Benim kalbim temiz, o yüzden ibadete gerek duymuyorum." diyebiliyorlar:

Gerçekten asıl olan kalp temizliğidir. Ne var ki eğer bir kalbde hakiki temizlik varsa, bir dakika içinde kendini namaz seccadesinde bulur. Temiz olduğunu iddia eden bir insanın kendini su başında, lavaboda veya banyoda bulması gibi.

İbadetler konusunda bir başka yanlış slogan da:

"Ben karıncayı bile incitmedikten sonra ibadete ne lüzum var?" saçmalığıdır. Bunlara verilecek cevap:

İbadet etmeyen insan, karıncayı incitmemiş olabilir. Ama bu durumda ibadetleri emreden Rabbini ve o emirleri insanlara tebliğ etme vazifesiyle gönderilen Peygamberleri ve hususen Fahr-i Kainat Efendimiz'i (s.a.v.) incitmiş olmuyor mu?

Her insanı Allah'a yakın olma iştiyakı vardır. Duasının kabul olması için herkes çabalar, ne var ki bunun anahtarı da ibadetlerdedir. Namaz ve infakını yerine getiren bir insan, her şeyden önce devamlı dua halinde­dir. Çağımızın en ünlü matematik ustası Martin Gardner, son eserinde bakın ne diyor:

'Heisenberg'in belirsizlik teorisine göre, hiçbir hadisenin gerçeğini önceden tayin edemeyiz. Dua bu belirsizliği yok eden ve kaderimizi Allah' ın (c.c.) yüce kudretine havale eden tek yoldur."

İbadetlerdeki en önemli noktalardan biri devamlılıktır. Bu yüzden ömür boyu abdest alıp namaz kılan kimse, vücudu için erişilmez bir sağlık sırrını da kazanmış olur.

Namazın çok özel bir sırrı, namaz emrinin veriliş tarzıdır. Bilindiği gibi namaz, mirac' da Efendimiz' e (s.a.v.) hediye edildiğinde, Efendimiz:

- Ya Rabbi, inanan salihlere de bu mutluluğu lutfet, diye niyazda bulunduğu ve Allahda (c.c.):

- O halde namaz kılsınlar, buyurdu.

Şu halde namaz, gaye itibariyle İlahi huzura intikaldir. Bu sayede insan, adım adım yücelir ve Allah' a yakın olur.

Allah'ın (c.c.) Efendimiz'e (s.a.v.) olan sonsuz ihsanı ve ikramı hatırına, müminleri huzuruna kabul etme lutfu olan namaz'a karşı en ufak bir ihmalin ne kadar büyük bir şaşkınlık olacağı aşikardır. İlahi nimetlerin bol bol ihsan edildiği bir bay­ram ziyafeti olan namaz'a karşı gösterilecek tem­bellikler, tek kelimeyle nasipsizliktir.

Namaz, kainatın en yüce davetidir. Ve hadiste de belirtildiği gibi "dinin direği’’ dir. Nefsin cılız ve sahte mantıklar ile kurduğu tuzaklardan şiddetle kaçarak namaza koşan her insan, ebedi saadete namzettir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Yaşamak İster misiniz?

Şüphesiz ki bu sorunun cevabı, herkes için evet"tir. Ancak bu sorudan daha önemlisi, nasıl yaşamak istediğimizdir. Genetik alanındaki gelişmeler, insanın yaşama süresinin, genetik kartlarında tayin ve tespit edildiğini çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. "Ecel birdir, değişmez" kaidesi, eskiden yalnız inananların bir kader formülüydü. Genetik mühendisliğindeki yeni gelişmeler ise, bütün organların dayanıklılık, dolayısıyla hayat süresinin kesinkes önceden kaydedilmiş olduğunu ortaya koyarak bu kaideyi inanan-inanmayan her kesim için genelleştirdi. Hatta yine bu ilim dalının âlimleri, "doğan bir çocuğun hangi rahatsızlıkları geçireceğini, bunların zamanını ve ölümle sonuçlanıp sonuçlanmayacağını bilmek mümkündür" diyorlar. Aynı kaideler, diğer hastalıklar için de geçerlidir.

Şu halde mesele, yaşamak isteğinden ziyade nasıl yaşayacağını bilmektir. Ömrün değişmezliği hanında da bu süreyi sağlıklı geçirmek, insanların davranış biçimiyle yakından ilgilidir. Ateist ilim adamları, uzun yıllar boyu anne sütünü tenkid etme cesaretini gösterdikleri gibi bir de sağlıklı yaşamak için birbirini tekzip eden formüller uydurdular. Ve bu formülleri araştırmadan kullananların, her geçen gün daha da bozulan sağlıklarını görmezlikten geldiler.

Ben, sağlıklı yaşamanın ana prensiplerini tamamen tarafsız bir gözle incelemek istiyorum. Farzımuhâl uzaydan çok ileri bilgilere sahip bir ilim heyeti gelip dünyadaki insanları inceleseydi, acaba sağlıklı bir hayat biçimi için neler teklif ederdi? Bunun ilmi anahtarı, insan vücudunun yıpranma biçiminde gizlidir. Ve bu yıpranma, üç ana merkezde görülür:

1) Vücudunun bütün kimyevi işlemlerini usanmadan ve yorulmadan organize eden karaciğer,

2) Dokuları ve organları besleyen damarlar, özellikle beynin çok önemli olan damarları,

3) Hormonları kompütürize eden hipofiz ve buna bağlı olarak vücudu bir bitkinin kökleri gibi saran sinir sisteminin çok zor sağlanan dengesi,

Bu sistemlerden karaciğer, aşırı derecede beslenme ile dinlenme fırsatı bulamama sonucunda bozulmaktadır.

Damar sistemi ise hareketsiz damarları genişletici tedbirlerin alınmaması ve daha önemlisi, damar bölgelerinin elektrostatiğini boşaltma açısından yeterli bir çaba gösterilmemesi sonucunda zamanla tıkanabilmekte ve beyin dolaşımına zarar vermektedir.

Hormonal sistemin en büyük düşmanı ise, "stress" dediğimiz gerginliklerdir.

Tarafsız olduklarını ifade etmek açısından size yukarıda bir fantazi şeklinde belirttiğimiz uzaylı ilim adamları, insanın hayatındaki bu gerçeği görerek bakın size ne tavsiye edecek:

1- Karaciğerinizi her türlü aşırı yüklenmeden koruyunuz, fazla yemeyiniz ve karaciğerinizi mutlaka yılda bir ay, beş altı saat dinlendiriniz. Bu dinlenme tarzı, bugün tıp aleminde kanserli hastalara bile (vücudun toksinIerini atması için) uygulanan bildiğimiz oruçtur. Çünkü karaciğer, ömür boyu bir an dinlenmeden çalışmaya mahkumdur. Bu laboratuvarda bir yandan fevkalade önemli hayati maddeler, mesela kan yapılması için gereçerli olan globilinler üretilirken, devamlı yemek yiyerek karaciğerin safra salmaya mahkum edilmesi, onun eninde sorunda yorulup çaresiz kalmasına sebep olur. Bu yüzden bundan daha 30-40 sene evvel kansızlara ya da çeşitli rahatsızlıkIarla zayıf ve güçsüz kalmış olanlara "Aman sakın oruç tutmayın" denirken, bugün kemik iliğinin ihtiyaç duyduğu maddelerin karaciğere yaptırılması için oruç tavsiye edilmektedir. Çünkü iftara yakın 4-5 saat içinde karaciğer bir yandan safra salgılarını kesmekte, bir yandan da elindeki birikmiş besin maddelerini kana salarak ciddi bir istirahate çekilmektedir.

Evet sevgili okuyucularım, bu satırları okurken, sağlıklı yaşamanın en esrarengiz organı olan karaciğerinize çok büyük bir hediye vererek oruç tutuyorsunuz. Müslüman'ın karaciğer hücreleri arasında, Ramazan yaklaştıkça tatlı bir mânâ telefonlaşması sürer gider ve yorgun karaciğer hücreleri:

"Ramazan ne zaman?" diye sorar dururlar. Hele hele alkol kullananlar için bu soru bir feryat halindedir. Onların isyanında, şu cümleye rastlamak mümkündür:

"Alkol alarak bizi ızdıraplı bir ölüme mahkum ettiniz. Bu yüzden size en acil hizmetleri bile yapamaz hale geldik. Ne olur, hiç olmazsa Ramazan hürmetine bize bir soluk aldınn."

Açıkçası oruç tutmuyorsanız, elinizde kolesterol ve lipid tahlili kağıtlarıyla hastane hastane daha çok dolaşırsınız. Üstelik sevdiğiniz yiyecekleri yerken "Eyvah bu benim kolesterolümü arttıracak diye" ömür boyu hayıflanacaksınız.

2- Damar sistemlerine gelince: Yiyip de yakamadığınız yağlı besinler damar çeperlerine çöktükçe, o taptaze olan ve lastik gibi esneyebilen damarlarınız, sonunda soru şeklindeki makarnaya döner. Bunun sebebi de, mecalsiz bıraktığınız karaciğerin aşırı beslenmeyle paralel olan yağ artıklarını dolaşım sistemine bırakmasıdır. Bu durum, fabrikaların zehirli artıklarını tertemiz dereciklere dökmesine benzer. Damarların sertleşmesini engelleyecek tedbirleri şöyle sıralayabiliriz:

a) Damarların yakın çevrelerindeki elektro statik birikmeleri atmak. Bunun için en pratik yol, özellikle kalbe uzak bölgelerdeki el, ayak ve kolların yıkanmasıdır. Bir yandan karaciğerinize sağlayacağınız oruç istirahati, bir yandan da vücudunuzdaki elektronların atılması, damarlarınızın sertleşmesini engelleyen en hayati tedbir olacaktır.

b) Damarlarınızın vücut ısınızdan farklı bir suyla yıkanması, onları daraltıp genişleterek hem sertleşme felaketinden kurtaracak, hem de yeni tıkanmaya yüz tutan kılcal damarlarınızı açıp sizi gelecekteki bir felaketten kurtaracaktır. Damarlara ait bu egzersizin en önemli faydası, beyne olacaktır. Çünkü abdest alıyorsanız fark edeceksiniz ki, boyun ve yüzünüze uyguladığınız su masajları, beyin dolaşımı için son derece ciddi bir egzersizdir. Bu sayede, çağımızda batının korkulu rüyası olan beyin damarlarında sertleşme ve bunama gibi çok önemli iki felaketten korunacaksınız. Bugün Anadolumuz'un 90 yaşını aşmış nur yüzlü ihtiyarlarının bile bunamaması, abdest almanın bir başka kerametidir.

c) Normal damarlara nazaran daha ince olan ve vücudun koruma sistemini temsil eden lenf (beyaz kan) dolaşımı, abdest almanın gösterdiği istikamet ve formül sayesinde ömür boyu sağlıklı kalacaktır. Burnun ve ağzın yıkanması da, bu sistemin çok önemli merkezlerini ayakta tutacaktır.

Abdest almanın bir yandan damarlara masaj yaptıran özelliği, diğer yandan vücudun statik enerjisini atan mahareti, aynı zamanda güzelliğin de bir reçetesidir. Yüzdeki kırışıklıkların temel sebebi, statik elektriğin minik deri altı kaslarının esnekliğini yok etmesidir. Estetik uzmanları bu gerçekten haberdar olabilseydi, ilk tavsiyeleri "abdest alın" şeklinde olacaktı. Çünkü abdest alan herkes, aynı şartlarda yaşayan diğer insanlara göre mutlaka ve en az 10 yıl geç yıpranmaktadır.

d) Damarların sertleşmesini engellemenin en önemli vesilesi, kanda lipid ve kolesterolün devamlı olarak yüksek seviyede kalmasına mani olmaktır. Bu açıdan bakıldığında da oruç, akıl almaz bir mucize hikmeti taşır. Çünkü bu zararlı maddeler, oruçlu insanın kan kimyasında ikindiden itibaren azalmaya başlar. Böylece kanda dolaşan bu kristaller, damar çeperine çökme fırsatı bulamazlar. Diğer taraftan oruç, hücre içi ve hücre arası suyu azalttığı için, küçük tansiyonu düşürür ve bu sayede hem damarlar hem kalp, ileri derecede rahatlar. Dikkat ederseniz, çağımızda oruçtan ve abdestten habersiz olan milyonlarca insan, daha genç yaşlarda küçük tansiyonun yükselmesi ve dolaşım rahatsızlıklarıyla yüzyüzedir. Abdestin statik elektriği atıcı hikmeti, orucun küçük tansiyonu düşürücü tesiriyle birleşerek kalpte harika bir sağlık ortamı meydana getirir.

Oruç ve diğer ibadetler ne büyük bir nimet değil mi? Hem sağlıklı bir dünya hayatı, hem de ebedi ve saadetli bir cennet lezzeti.

Cenab-ı Hak'kın bu güzel emirlerine uymayanların, yine O Zat tarafından tayin edilerek genetik kartlarına işlenen ömürleri boyunca hem sağlık açısından, hem de vicdanen rahat yüzü göremeyecekleri kesindir. Bu yüzden Allah' a inanmayan insanların bile oruç ve abdestin nimetlerinden faydalanmaması, vücutları için ciddi bir ihanettir. Bu insanların, yüzlerinin kırışmasını engellemek için sarfettikleri milyonlar, abdest almaya alışmamalarının bir tür cezasıdır.

3- Hormonlar sistemine gelince: Gusül abdesti gerektirecek bir hadiseden sonra vücudun merkez hormon kompitürü olan hipofiz, ciddi olarak yorulur. Onun yorgunluğunu gidermek, her yorulan organda olduğu gibi dolaşımını hızlandırmakla olur. Fakat beynin tam alt yüzünde ve kafa küresinin ortasında olan hipofizin dolaşımını nasıl hızlandırırsınız? Hipofizin damarları, burnun köküne ve bademciklerin üst seviyesine çok yakındır. Buralara bir dolaşım masajı yapmak, yani derin bir burun yıkama ve gargara, hipofize yapılacak en sağlıklı dolaşım masajı olacaktır. İsterseniz böyle bir ihtiyaçtan sonra gusül abdesti almayın. Hipofiziniz yorulsun ve 40 yaşından itibaren merkez kompütür özelliklerini kaybetmeye başlasın. Yani bir sürü cinsi problemlerin altında ezilip durun.

Streslerin, hipotalamüs dediğimiz hipofiz çevresindeki büyük kompütürleri tahrip etme tehlikesine gelince:

Çağımızın, üzerinde en çok konuşulup tahribatı, en iyi bilindiği halde, bir türlü çaresi bulunamayan derdi strestir.

Kalp damarı tıkanmasından mide ülserine, kurdeşenden cinsi meselelere kadar herşey stresten ileri gelmekte ve hatta genetik kartların aksaklığından gelişen kanser gibi birçok hastalıkların bile en azından erken yaşlarda ortaya çıkması, yine strese bağlanmaktadır. Fakat bugüne kadar onu önlemek için tavsiye edilen tedbirlerin tamamı, ateşli hastanın terini silmekten öteye geçebilen bir çare olmamıştır.

Aslında olayın temelinde yatan elektronik tesirler ve damar büzüşmelerine ait problemlerin çözümü, abdest almanın müthiş esrarında yatmaktadır. Orucun getirdiği sabır sporu ise, streslere karşı bulunmaz bir aşı niteliğindedir.

Streslerin insanın derinliklerindeki problemi ise, inançsızlığa bağlı korkulardır. Hatta modern psikiyatri yalnız stresin değil, diğer bütün ruhi sapmaların bile korku duygusuna bağlı olduğunu savunmaktadır. Çeşitli dış ve iç stres tesirleri, güvensizlik ve huzursuzluklar, insan ruhunda akıl almaz fırtınalar çıkarmakta ve içi dünyamızın hipotalamus aracılığı ile maddeye yansıyan dengesizliklerine yol açmaktadır güvensizliğin ve korkunun yol açtığı rahatsızlıklara, her şeye kadir olan Kainat Sultanı'na iman ve O'na ibadet dışında şifi sağlayacak hiçbir çare yoktur.

Bugünkü ilmi gerçeklerin ışığı altında rahatlıkla diyebiliriz ki, İslam'ın en büyük mucizesi abdest, namaz ve oruç üçlüsüdür.

Evet yazımızın başlığına dönüyoruz:

Yaşamak istiyor musnuz?

O halde abdest alınız, namaz kılınız ve oruç tutunuz.

İnansanız da inanmasanız da abdest almaya, namaz kılmaya, oruç tutmaya mecbursunuz.

Yoksa, binbir harika sistemle donatılmış vücutlarınıza yazık olur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İnsan Hayvandan Gelmemiştir

Kainatın ve en seçkin varlığı olarak yaratılan insanı, bütün şerirler kıskandı. Ve onu o yüce makamından alaşağı etmek için akıl almaz planlar yapıldı. Fakat insanın vicdanından yükselip ona gizliden gizliye gerçekleri fısıldayan bir ses, her seferinde bu planları akim bırakıyordu. Bunun farkına varan şer kuvvetler, hayvanları dahi utandıracak bir yola başvurarak dehşetli bir planı tatbike koyuldular:

Eşref-i mahlukat, yani yaratılanların en şereflileri olarak dünyaya gönderilen insanoğlu, ne yapıp bir hayvan olduğuna inandırılacak ve gönül bağlarından kopartılarak vicdanından yükselen sesleri duymaz hale getirilecekti. Tabii ki bunun için ilk önce hayvanlardan bir ata, sonra da hayvani fikirler üretip hayvani bir hayat yaşayan sözde bir ilim adamı bulunacak ve ateistlerin bütün imkanları bir araya getirilerek "Allah inancı"nın reddedilmesi sağlanacaktı.

Neticede, sahteciliğin her nev'i mübah sayılarak ve üstelik insanı hayvandan ayıran yüce hasleti olan aklı da vasıta kılarak: "Sen hayvanlardan evrimle gelişen ve sadece maddeden ibaret bir varlıksın ve maymunun bir türünün" iddiaları ortaya atıldı. Büyük maddi kaynaklarla tek tek satın alınan sahte ilim adamları ve ele geçirilen haberleşme vasıtasıyla başlatılan bu hücum o kadar şiddetliydi ki, bütün akıl sahipleri bile dilini yutmuş gibi sustu direnemedi.

Halbuki bu korkunç oyunu, Kainatın en yüce varlığı olan Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v.) daha 14 asır öncesinden görmüş ve mucizeler mucizesi bir ifadeyle Veda Haccında açıkça haber vermişti:

"Ey insanlar. Hepinizin atası birdir ve Adem (a.s.)'dır. Kim onu inkar ederse; inananların ve meleklerin laneti onun üzerine olsun!"

Ne yazık ki insanlar Efendimizin (s.a.v.) bu açık ikazına rağmen, kendisine "Hayvanzade" diyen maymun kılıklı ateistin suratına tükürüp:

"Hayvanlık sana aittir, biz Ademzadeyiz" diyerek uzun müddet ciddi bir mücadele başlatamadı.

Hamdolsun, Efendimizin (s.a.v.) bu emrine uyarak 40 yıldır marksist, ateist ve darwinistlere karşı mücadele vermekteyiz.

Ben, yukarıdaki gerçeği, bu şaşkın ateistlere bir türlü anlatamadım. Evrim bir teori değil, faraziyedir,bir tarz varsayımdır. Evrimcilerin halini tespit için, faraziye sahibi Darwin'i mutlaka tanımakta fayda vardır. Ateistlerin "dahi ilim adamı" diye yutturdukları bu şaşkın, İngiltere'de her türlü fakülte olduğu halde hiçbirinde dikiş tutturamamış, papaz okulunu da yarısına kadar okuyabilmiştir. Üstelik çağında ileri sürdürü "insanın maymundan evrimle geliştiğini" bildiren faraziyesi, bir biyoloji master öğrensisinin edebi açıdan tashihlerini yapması için kendisine verdiği notlardır. Yani Darwin, akıl almaz bir pişkinlikle ve tam maymunlara yakışır bir vaziyette adamın master tezinin üzerine oturuvermiştir. Sonraki gelişmeler ise malumdur ve pek çok biyoloji uzmanı, çığ gibi büyüyen ateist fırtınaya kapılarak bir sürü sahte bilgileri Darwin'in faraziyesine yamamışlardır. 1950'den bu yana Watson'un DNA'yı keşfiyle beraber bu yamalar teker teker düşmüş ve şu anda ortada Darwin'den bile daha fazla prestije sahip olan maymunlardan başka birşey kalmamıştır.

Darwin faraziyesini yerle bir eden ilmi delilleri beraberce inceleyelim:

1- Evrimciler, canlıları basit, gelişmiş, ve çok gelişmiş olmak üzere üç grupta toplamışlardı. DNA 'nın keşfinden sonra bütün canlıların kimyevi yapılarının hemen hemen aynı olduğu anlaşıldı. Bu canlıların hücreleri arasındaki tek fark, program farkından ibaretti. Yani kimyevi yapı açısından safra hücresi, ot hücresi veya beyin hücresi aynıydı ve bunların arasındaki tek fark, belirttiğimiz gibi matematik programlarındaydı. Şu halde Evrim düşüncesi, temelden yıkılıyordu. Matematik program paketinin ilkeli, gelişmişi olmaz ki evrimi olsun. Bu pogramlar, hücrelerin genetik şifrelerindeki değişmez dizilerdir. Ve ilim adamları tarafından defalarca ortaya konmuştur. Mesela genetik mühendisleri, yirmi yıldır çalışmalarına rağmen birbirine tıpatıp uyan, fakat sadece beslenme farklılıkları arzeden paratifo A bakterisini paratifo B bakterisine veya tersine dönüştürememiştir.

2- Evrimin milyonlarca yıllık zaman dilimlerinde yavaş yavaş geliştiğini savunan evrimcilere, 1965 yılanda İzlanda yakınlarında aniden ortaya çıkan Surtsey adasından da bir tokat gelmiştir. Çünkü bu yeni adada, 2 yıl içinde yüzbinlerce tür böcek ve bitki ortaya çıkmıştır.

3- Evrimcilere göre evrim, mutasyonlardan yani genlerin değişmesinden doğar. Oysa ki Nobel mükafatı kazanan Müller'in x ışınlarıyla yaptığı deneyde, sirke sineklerinde gen değişimi olmamış ve genlerin imha edilmesi konusunda yeşil gözlü sinekler doğmuştur. Günümüzde bile genetik şifrelere yeni bir istidat, bir şifre eklemek mümkün değildir, ancak bir şifre çıkartılabilir. Bu ise gelişmeye değil, ilkelleşmeye yarar.

Yani mutasyona (genlerin değişmesine) bakıp, evrime çanak tutamazsınız.

4- İnsanla maymun arasında yaşamış olduğu ileri sürülen eskiçağ insanı diye bir insan kesinlikle yoktur. Zaten böyle bir şey olsa, maymunluktan çıkarak az insanlaşmış, orta derecede insanlaşmış, insana çok yaklaşmış gibi görüntüler arzeden insanla maymun arası en az on tür canlı bulunması gerekir.

Bugün maymunların beyni 150 gram, insanın beyni ise 1850 gram civarında iken, beyin ağırlıkları 300, 500, 700 ve 1000 gram olan yan insan yan maymun türleri nerededir? Tabiatta maymunların bütün türleri yaşadığına göre, bu ara türlerin (veya en azından iskeletlerinin) adım başı ortaya çıkması gerekmiyor mu? Yüz milyon yıl önce yaşayan dinazorların binlerce iskeleti bulunmuş olmasına rağmen, maymunla insan arasında bir fizyolojik yapı arzeden tek bir iskeletin dahi bulunamamış olması, bu maymun kılıklı sahtekarların yüzünü kızartmıyor mu?

Çeşitli müzelerde insanla maymun arası bir canlı iskeleti diye teşhir edilen 6 adet kafatasının, insan ve maymun kafatası veya dişlerinin biraraya getirilerek ortaya çıkan montajlar olduğu, Amerikan Yaradılış Enstitüsü Başkanı Duane Gish tarafından bütün dünyaya ilan edilmiştir.

Nebraska insanı,Cava insanı, Pekin insanı, Pitdown (İngiltere) insanı gibi adlar verilen bu iskeletIerdeki sahtekarlığı Zafer Yayınları’nda daha önce detaylı olarak size ulaştırmıştık.

5- Darwin’cilerin akıl almaz bir gafleti de, evrimin bir gelişme ve yücelme meselesi olduğunu iddia etmeleridir. Allah'a (C.C.) inanmadıkları halde, bu yücelmeden neyi hedeflediklerini anlamak mümkün değildir. Mesela bu yücelme, acaba biyolojik bir şuur açısından mı, yoksa elektronik bir mükemmellik noktasından mı söz konusudur? Eğer elektronik mükemmellik deniyorsa, o zaman evrimin en uç halkası yarasalar olmalıdır. Çünkü yarasalarda bulunan radar sistemi, hiçbir canlıda yoktur.

Evrimcilere göre eğer mücadele ve savaş kabiliyeti ölçü ise, bu durumda da en gelişmiş canlı,modern kimyevi silahlarıyla savaşma özelliğine sahip olan termit böceklerdir.

6- Evrimci Darwinistler, güçlünün zayıfı tasfiye ettiğini ve çevrelerine uyum sağlayamayan canlıların seleksiyona uğradığını savunurlar. Halbuki:

a) Deve ot yiyen bir hayvan olmasına rağmen Afrika'nın veya Amerika'nın dev ormanlarında değil de çöllerde yaşar.

b) Kör yılan aslında bir kertenkeledir. Ayakları olmadığı için hayatı çok zordur. Milyonlarca senedir arzda yaşar ama ayak mekanizmasını geliştirememiştir. Üstelik hayat sahnesini de terk etmemiştir.

c) Bir tür Avustralya kirpisi, dikenli yavrularını kanguru gibi karnında taşır ve acı çekerek onları büyütür. Neden o da diğer hayvanlar gibi yavrusunu dışarı salıvermez?

Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür.

d) İnsanoğlun tahripkar eli karışmamak şartıyla tabiatın dengesinde hiçbir tasfiye yoktur. Milyonlarca hayvan kendilerine tahsis edilen nüfus sayısını aşamadan milyonlarca yıldır nüfuslarını koruyarak yaşamıştır.

7- Darwin ve şaşkın müridlerinin akıl erdiremeyecekleri bir başka husus da türlerin çokluğudur. Eğer genetik şifreler yoluyla bir türden diğer türe atlama olsaydı, amipten sonra tek tip bir solucan, ondan sonra da tek tip bir balık türü doğacaktı. Dünya tabiatının güzelliğini tamamlayan milyonlarca farklı tür, bir zincirleşme olayında yatay olarak nasıl gelişti?

8- Matematik olarak da genetik kartlarda evrim imkansızdır. Çünkü genetik şifrelerin incelenmesi göstermiştir ki, bir solucanın bir amipten genetik şifre programları üretebilmesi için 39 x 10 üzeri 20 mitoz çoğalma denemesi gerekir. Sadece bu işlem için 10 milyon yıl geçmesi lazımdır ki kainatın ömrü buna yetişmez. Çünkü ondan sonraki safhalar için de yüzmilyonlarca yıl gereklidir. Yani matematik olarak da evrim imkansızdır.

9- Evrimin milyon yıllara taksimi uydurmasını ise, Prof. Maxwestenhafer temelden yıkmıştır. Bu ilim adamı, sürüngenlerin ve memelilerin aynı anda dünya sahnesine çıktığını ispatlamıştır.

Yani evrimciler ne uydurmuşsa, hepsi de teker teker ve ilmi delillerle çürütülmüştür.

10- Önemli bir Darwincilik uydurması da, vahşi (ilkel) insan kavramıdır.

Adem (A-S.)'dan türeyip bütün dünyaya yayılan insanlar, çok çetin tabiat şartlarıyla karşılaşarak medeniyetleri geliştirmekte zorluk çekmişlerdir. Bunun en enteresan örneği, Afrika'da Büyük Sahra'da yapılan arkeolojik kazılarda tespit edilmiştir. Büyük Sahra çölleşmeden önce burada eski Mısır tarzında medeni insanlar yaşıyordu. Çölleşmeden sonra buradaki insanlar iki yöne hicret etti. Doğuya gidenler Mısır medeniyetinin temsilcisi oldular. Güneye gidenlerse zor tabiat şartlarının altında düzenli topluluklar kuramadılar. Yoksa orada vahşi insan yaratılmadı!

Şimdi sonuç belgemize geliyoruz:

İnsan, madde ve manadan kurulu olup Allah'ın çok seçkin bir kuludur. Maddesiyle temsil ettiği bedeni, bir biyoloji şaheseridir ve hiçbir canlıya nasip olmayan mekanizmalarla donatılmıştır. Gönlü ve kalbi ile bütün kainatlara ve sonsuz boyutlara açılması ise, akıl almaz bir sanat eseridir. İnsanın şu dünyadaki maddi hayatı, onun ebedi hayatı yanında bir nokta gibidir. Fakat bu kısacık madde hayatında bile aklıyla, ilmiyle, sanatıyla ve hele gönlünden coşan sonsuz duygularla öylesine farklıdır ki, ne evrim masalı, ne de çıkar kavgaları onu yok edemez. Buna rağmen insan, diğer canlılara benzer şekilde yaratılmıştır. Allah bu görüntü ile bizlere:

"Ey insan, gönlüne ve manana dönmez ve sadece maddeden ibaret kalırsan, işte o zaman aynadaki hayalin gibi hayvanlığa mahkum olursun" mesajını vermektedir.

Evet sen insansın ve kainatın göz bebeğisin. "Sakın aynadaki simana aldırıp, kendini diğer canlılara benzetme. Aksine gözlerinin ardındaki gerçeği ara, kendi özündeki sırra ermeye çalış. "

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Bir Başka Doğuş

Ölüm Bir başka doğuşun başlangıç anı.

Esrar dolu alemlere açılan ve mutlaka geçilmesi gereken bir kapı. Acaba insan, hayat perdesine düşen geçici bir gölge mi? Yoksa rüyalarında dünyayı yaşayan, sonsuzluk ülkesinin bir misafiri mi? Ve ölüm, bütün güzelliklerin, sevgilerin ve umutların sonu mu?

Bu soruların cevabını, iç dünyanıza çekilerek arayınız. İçinizdeki bir sesin Allah’ın varlığını anlayan,ebedi olduğunu da anlar dediğini duyacaksınız.

Muhteşem güzelliklerle süslenmiş bir kelebeğin ölmesine üzülüyor ve onun yok olduğunu zannediyorsanız, iyi bilin ki yanılıyorsunuz.Çünkü o,bir süre sonra toprağın hayat dolu sinesinden bir gül goncası olarak çıkacak ve çürüyen kanadındaki motifler,moleküllerin değişmesi ile pembe bir gülün kadife tenine işlenecektir.Ve böylelikle,kelebeğin kanadındaki ilahi zikir,kaldığı yerden gül kokusuyla sonsuzluğa açılacaktır.İnsandaki ölüm hadisesini,işte bu tefekkür tarzı içinde ele almaya çalışacağız.

Şuna inanmalısınız ki, kainattaki her şey, insanın ölümsüzlüğü üzerine yaratılmıştır. Bir elma veya bir buğday tanesi, insanın ölümsüzlüğünü adeta bilmekte ve bu yüzden insana erişebilmek ve insan hücrelerine dönüşmek için can atmaktadır. Mesela elmanın yapısında, insanın günlük ihtiyacı kadar C vitamini ve yine o miktarda demir mineralinin bulunması, elbette tesadüf değildir. Ve hele hele meyvedeki C vitaminin bozulmaması gayesiyle yaratılan meyve asitlerinin terkibine, midelerimizin bozulmaması için karbonat iyonunun katılmış olması, ancak ebediyete namzet olan dünya misafirlerine yapılan milyarlarca ikramdan biri olsa gerektir.

35 yıllık doktorum. Son 20 yılımı ise, kanserli hastalann tedavisiyle uğraşarak geçirdim. Bu yüzden insanların ölüme yaklaşmasını ve ölüm anını en iyi gözleyen ilim adamlarından biriyim. İşte sizlere, bu hüviyetimle de ölümü anlatmak istiyorum.

Yeryüzünde yaşayan insanların yarısından çoğu, ölümün yeni bir hayatın başlangıcı olduğuna inanmaktadır. Günümüzde büyük bir faaliyet alanı parapisikoloji ilmiyle uğraşan binlerce ilim adamı, dünyanın dört bir yanında yapmış oldukları incelemelerde, ruhun varlığını araştırıyorlar. Bu konuda binlerce kitap yazılmış ve bazıları abartılmış olan onbinin üzerinde neşriyat yapılmıştır.

Ancak ruhun varlığı konusunda 4 ilmi hadisenin önemli ve ciddi olduğu kabul edilmektedir. Bunlar:

1- Telepati: Eskiden beyin dalgalarına bağlanmak istenen ve varlığı, en materyalist Prof. Dr. Chywınsky tarafından bile kabul edilen kaçınılmaz bir gerçektir. Fakat ünlü atom denizaltısı Natilüs'ün 1967 yılındaki ilk deneyi sırasında, talepatinin beyin dalgası olamayacağı kesin olarak ispatlanmıştır. Bu deney sırasında biri karada, diğeri ise 13000 mil ötedeki bir denizaltıda bulunan iki kişinin, telepati yoluyla ve 16 gün boyunca gayet net bir şekilde haberleştikleri, Albay William Bowers tarafından resmen açıklanmıştır. Çünkü böyle bir mesafede ve denizaltında, beyinden çıkan 30 hertz'lik dalgaların intikali mümkün değildir.

2- Bebeklerde Gülme: Ruhun varlığına ikinci bir il­mi delil de, bebeklerde basit gibi görülen gülme hadisesidir. Bilindiği gibi maddeciler rüyayı, "günlük olayların tekrarı" şeklinde açıklarlar. Halbuki, gülmeyi ancak 25 - 40 günde öğrenen bebekler, daha bir günlük iken uykuda gülmektedir. Yani beynin henüz öğrenemediği bir kabiliyet, ruh kanalı ile rüyada var olabilmektedir.

Zaten rüyada saatler süren bir hadisenin, 2 ile 15 saniye içinde görüldüğü, psikologlar tarafından ispatlanmıştır. Abraham Lincoin'un, öldürülmeden bir gece önce, olayı rüyasında aynen görmesi ve kendisine ateş edildiği anda "rüyamdaki adam buydu" diye bağırması, birçok insan tarafından görülen ve geleceğe ait olan rüyalardan sadece bir tanesidir.

3- Hipnoz: Ruha ait üçüncü ilmi delil ise, hipnoz olaylarıdır. Telkin yoluyla ameliyat ve kekemelerin tedavi­si, bunlardan birkaçıdır.

4- Zihinden Geçenin Okunması: Ruhun varlığına ait dördüncü delil de, zihinden geçen manaların okunmasıdır.

Bu konudaki en önemli olay, medyum Mesingin, Froyd ve Einstein'in aklından geçen her şeyi onları şaşırtacak. derecede net olarak bilmesi olmuştur. Özellikle Froyd bu hadisenin çok tesirinde kalmış ve medyum Messinge, "seni daha önce tanısaydım, teorim çok daha farklı olurdu" demiştir. Esasında ruhun varlığını gösteren deliller, saymakla bitmemektedir. Ben, ilmi yönden kesinlik kazanan sadece 4 örneği verdim.

Ölüm hakkındaki en iyi hükmü, onu gözleyerek varabiliriz.

Ölüm anı, çok değişik ve özel bir andır. Ben bu anı, hastalarımda çok teferruatlı olarak inceledim.

Kurtuluş ümidi olmayan bir hastalıkla, son ana gelen hastalarda neler olur?

Eğer ölüm kesin bir son olsaydı, bu hastalar yavaş yavaş sönecek ve önce zihni kabiliyetler kaybedilerek sıra ile bütün sistemler duracaktı.

Halbuki bu gün tıp, "ölüm iyiliğini kesinlikle kabul ediyor.

Ölüm anında, önce zihinde akıl almaz bir gelişme olur. Kulaklar daha uzakları duyarken, gözler öteleri seyreder ve gözbebekleri, yeni bir gerçeğin seyrini ilan edercesine büyür. İnsan hafızası ise, olağanüstü bir netlikle, hayatın adeta hızlı bir band şeridini sunar. Ve bütün iman sahipleri,ölürken o andaki bütün acılardan kurtulurlar.En güçlü ilaçlarla durduramadığımız acılar diner ve yüzler, bambaşka bir mutluluk havasıyla tebessüm eder.

Halbuki insan sadece maddeden ibaret olsaydı,zihinler son anda tam manasıyla iflas edecekti.

Ölüm anındaki en hayret verici olaylardan biri de, ağır hastalardaki dayanılmaz kötü kokuların birdenbire kaybolmasıdır.

Ben, özellikle kanserden ölen bir çok hastamda, bu ani koku değişikliğine şahit oldum.

Bir hastam, yemek borusu kanserine yakalanmış ve daha sonra ciğerlerine yayılan kanserin kokusu, dayanılmaz hale gelmişti. Bu hastanın kokusu, ölüm anına yakın (bir saat kala) tamamen koyboldu. Bu değişikliği, hastanın yakınlarıyla birlikte, ilmi bir zabıt halinde tesbit ettim.

Ağrıları ölüm anında kaybolan hastalarım da pek çoktur.

En önemli tesbitlerimden biri de, kemik kanserine yakalanan bir hastamla ilgilidir. Bu hastam, aynı zamanda akciğer metastazları sebebiyle devamlı olarak oksijen almak zorunda idi. Bu hastam içinde bulunduğu zor şartlardan ötürü, ölürken kelime-i şehadet getirememe endişesi içindeydi. Bu hastam,ölümünden bir saat önce oksijen cihazını attı ve hiç bir nefes zorluğu çekmediğini söyledi.Ve daha sonra akıl almaz bir şekilde doğrularak ayağa kalktı.Ölümün yeni bir doğuş olduğunu açıkça dile getiren bu rahmetli hastamın da durumunu, ilmi bir zabıtla tesbit ettim.

Saymakla bitmeyecek olan bu örneklerin pek çoğunu, sizlerde görmüş veya işitmiş olabilirsiniz. Ölüm anında, acaba zihinler neden yeni bir sefere çıkma zevki içinde netleşerek açılmaktadır? Ve neden bedene, yeni bir hayat tarzı gelmektedir?

Bunun izah tarzı, beyinde hücre faaliyetleri sona erer ve maddi hayat biterken, zihin dediğimiz kompütur programlarının, matematik bir gerçek olarak ruhun emrine girmesidir.

Ölümün insanlar için ebedi saadete açılan bir kapı olduğunu gösteren milyonlarca iman sahiplerinden biri de Ulubatlı Hasan değil miydi?Gördüğünde Fatih'i ağlatan o mübarek şehidin yüzü,kızgın yağlarla haşlanmış vücuduna saplanan oklara rağmen,acaba neden tebessüm ediyordu?

Eğer insan sadece maddeden ibaretse,Ulubatlı'nın yüzü neden ızdırapla buruşmamıştı?

Ulubatlı'nın ve milyonlarca iman sahibinin, ölüm anındaki o zarif tebessümleri, bambaşka ve nurlu bir aleme geçişin bizlere verilmiş olan mesajından başka bir şey değildir?

Siz, hiç kafesi kırılan bir kuşun ağladığını gördünüz mu? Ölüm, işte o kafesin açılışıdır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Taşlar Konuşuyor

İnsanoğlu, hoyratça çiğnediği toprağın sırrından binlerce yıl habersiz olarak yaşadı. Bu sırrı, ancak başka alemleri seyredebilecek kadar terakki etmiş gözler görebiliyor ve onların zikirlerini temaşa ediyordu.

Ve nihayet ilim, ayaklarımız altındaki dünyanın ve ondaki akıl almaz güzelliğin farkına vardı. Ve her zerrenin, bin alem kadar sanatlı olduğunu anladı.

Evet, bizler yere basarken, sırlarla dolu biri dünyanın muhteşem orkestra salonlarını, çiğniyoruz.

Bu yazımızda, sizlerle birlikte taşların moleküller dünyasında gezineceğiz. Ancak bu seyahatimiz, 5 duyumuza birden özel güçlendiriciler takmak suretiyle yapmak zorundayız.

20. Yüzyıl öncesine kadar atom moleküllerinin dünyasına ait bildiklerimiz, yanlış kavramların çarpık şekillerinden ibaretti ve moleküllerin yapısı, gezegenler sistemi gibi kabul ediliyordu.

Bugünkü kavramlara göre bir molekül, birçok fizik sistemin içi içe ve birlikte cereyan ettiği "Minik dünyalar topluluğu" olarak tarif edilebiliyor.Nükleer Manyetik Rezonans dediğimiz "molekül çekirdek sistemleri"nin keşfedilmesinden sonra, ilim adamları moleküllere tamamen farklı bir gözle bakmaya başladılar.

Bizler bir moleküle, uygun bir sistemle yaklaşabilsek, acaba neler görürüz? Elbette 7 rengin ötesini göremeyen gözlerimizle hiçbir şey.

Fakat daha önceden belirttiğimiz gibi, 5 duyumuza özel güçlendiriciler takarak bu sırlı moleküller dünyasını görmeye kararlıyız.

Eğer gözlerimizin önüne, bütün ışınları gösteren özel bir dürbün koyarak o moleküle bakarsak, bir türlü inanamayacağımız bir ışık dünyası ile karşılaşırız. Bu tek molekül, aynı uçaktan bakılan bir şehir gibi binlerce ışığın raksettiği göz kamaştırıcı bir güzelliktedir ve ışıklar, bin bir renkli havai fişekleri gibi yanıp sönmektedir.

Diyelim ki içinde bulunduğumuz uçakla, o molekül şehrine inmek istediniz. Mümkün mü? Katiyyen. Çünkü o molekül, gözle görülmeyen enerji perdeleriyle sarılıdır. En dıştan başlayarak içe doğru kat kat devam eden farklı manyetik enerji perdeleri, o moleküle yaklaşan hayali uçağınızı bir lastik top gibi geri fırlatacaktır.

Bu enerji perdelerini, elbette belli şartlarda aşmak mümkündür. Ancak bunun sonucunda, o molekülün küçük dünyası altüst olacaktır.

Molekülü çevreleyen enerji perdeleride, o molekül dünyasının son derece küçük güneşleri olan ve güneş gibi parlayan elektronlara rastlayacaksınız. Bu elektronlar, esasında birer enerji bulutudur.

Özel güçlendirici aletlerinizi bu sefer elektronlara çev­riniz, onlarda da bambaşka bir renk cümbüşüyle karşılaşacaksınız.

Sizleri renkleriyle adeta büyüleyecek olan bu elektronlara yine özel aletlerle bakacak olursanız, onların o molekül şehrinin semalarında, bir saniye içinde 100 bin defa dolaştığını görecek ve bu küçük alemdeki akıl almaz ihtişam karşısında vecde geleceksiniz. Elips şeklindeki manyetik alanlarda dönen bu elektron bulutları o molekülün semalarında raks ederken, enerji farkları sebebiyle renkten renge girmekte ve manyetik eğimlerle değişen titreşimler, ayrı notlar gibi dalgalar hasıl etmektedir. Bu ise duyan kulaklar için olağan üstü bir senfoni niteliğindedir.

O moleküle biraz daha yaklaşırsanız, bu sefer bambaşka bir yapıda olan çekirdekleri göreceksiniz. Onlara bakarken kullandığınız özel güçlendirici aletiniz çekirdeklerdeki titreşimin bir saniye içinde 10 milyar'a ulaştığını gösterecek ve o tek molekül içindeki akıl almaz sanatın büyüklüğünü ispatlayacaktır.

Evet, saniyede 10 milyar titreyiş.

Bu, her bir molekülün, kendisini sevk eden kudretin haşmeti karşısındaki titreyişidir ve bu titreyiş moleküllerin zikri hükmündedir. Çünkü modern ilim tarafından henüz keşfedilen ve herbir zerrenin bir alem kadar sanatlı olduğunu ispatlayan bu titreyiş, Rabbimizin kudretine zerreler adedince şehadetten ibarettir.

Acaba şu kainatın yaratıcısı olan Rabbimiz, zerrelerin zikirleri konusunda ne buyurmaktadır?

İşte HAŞR Suresinin 2. ayetinin meali, "Göklerde ve yerde olanlar O'nu her an tesbih ederler." Başka alemleri seyreden ve zerrelerin zikrini görebilen velilerin dışında, belki bu ayetin meali, 20. asra kadar tam anlaşılamadı. Modern ilim, şu kainatı çevreleyen esrar perdelerini bir bir aşarken, her birinde Kur'an'ın nuru ve hakikatı ile karşılaşıyor.

Artık o hakikatlere karşı boyun eğmekten ve onu tasdik etmekten başka yapılacak ne var ki?

Şimdi, moleküllerdeki akıl almaz nizamın, ilim adamları tarafından nasıl keşfedildiğine temas edelim.

Bir molekül, çok güçlü bir manyetik alan içine konursa, bu sessiz gibi duran titreşimler şiddetlenmekte ve adeta o moleküle ait özel bir beste yapmaktadır. Bu manyetik alan ne kadar güçlendirilirse, moleküle ait titreşimler de o derece şiddetlenmekte ve manyetik alanın gücü, sanki o besteye hoparlör vazifesi görmektedir.

Modern fizik ve onu takip eden molekül teknolojisi, bu özelliği keşfetmiş ve uygulama safhasına sokmuştur. Artık bugün herhangi bir molekülü, onun titreşiminden, diğer bir ifadeyle yapmış olduğu zikirden tanıyabiliyoruz.

Kimyada veya Tıp'ta,moleküllerin bu titreşimleri, şekiller halinde ekrana yansıtılabilmekte ve bu şekillerden o molekülün cinsi anlaşılabilmektedir. Hatta vücuttaki kanserli bir dokuda bulunan moleküller farklı olacağından, bu metodla kanser teşhis etmek mümkün olabilmektedir.

Evet her bir molekülü harika olan taş parçaIarı, böylesine muhteşem yapılarıyla kendilerini ya­ratan sanatkarı gösterirken, acaba kendilerine "cansız" dediğimiz için bizlere güceniyorlar mı dersiniz?

Taşın ve toprağın moleküller dünyasında bambaşka bir yeri vardır. Zaten yazımızın başlığını seçerken, bu özellik göz önünde tutulmuştur.

Evet taş ve toprak moleküllerinin yeri bambaşkadır demiştik. Çünkü silisyum ve karbondan kurulu molekül şirketlerindeki sanat, bu küçük dünyanın çözülememiş sırlarının başında gelir. Bu maddelerin atomik semalarında yüzen 4'lü elektron bulutları henüz modern ilim tarafından da anlaşılmış değildir. Ve hiçbir madde, bu iki atomun yapısına benzemez.

Evet, taş ve toprak o kadar büyük bir sanatla yaratılmıştır ki, nebatlar ve ağaçlar, incecik kök ve damarlarını, hiçbir zorluk görmeden onun derinliklerine gönderir ve rahmet hazinelerinden aldıkları incir, üzüm, nar ve hurma gibi Cennet tatIılarını, Allah’ın izniyle bizlere ikram ederler.

O sert kayalar, şu kainat Halıkının emirlerine itaat ederek balmumu gibi yumuşar ve sinesinden, ab-ı hayat hükmündeki kaynaklara yol açarlar.

Onun derinliklerine gömdüğünüz kara kuru bir tohum, bin bir türlü renklerle donatılmış olarak onun bağrından fışkırır.

Çiçekler, yine onun sinesinden çıkar ve Allah'ın izniyle aldıkları Cennet kokularını, Cennete namzet olan biz insanlara ulaştırırlar.

Yeraltındaki sessiz zikirlerini sürdüren ve şuursuz gibi görünen o taş ve toprak, Peygamberler Peygamberinin (s.a.v.) avucunda, yüksek sesle zikreder.

Ve o mübarek elin attığı taş ve toprağın her bir zerresi,bir top güllesi hükmüne geçerek düşmanı kahreder.

İşte taş ve toprak böyledir. Ve hangi yönüyle bakılırsa bakılsın, zerreleriyle birlikte mu'cizane bir şekilde çalıştırılır.

Taş zerreleri bile mu'cize olduktan sonra zaten geriye ne kalır ki?

Evet taşlar, bütün zerreleriyle zikreder. Ve bu zikri temaşa eden Velilerin, yere basmaktan dahi çekinir hale gelmiş olmalarındaki sır anlaşılır.

Moleküller alemindeki gezimize son verdiğimiz şu anda, o taşları kendimize örnek almış olmalı, ve Kainat Halıkının emirlerine, onlar gibi itaat etmeliyiz.

Yani O kudrete karşı balmumu gibi yumuşayan ve bütün zerreleriyle titreyen taşlar gibi.


Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Mahşer

Bir gün bütün mekanlar yıkılacak ve tek tek dirilerek ilahi sahneden toplanacağız.İşte ahlâk’ın dayandığı temel Yüce yaratıcının her baharda örneklerini sergilediği bu muhteşem dirilişe iman etmektir.

Tarih boyunca yaşamanın sorumluluğunu duymayan ve insanlığın bütün değer hükümlerini ayaklar altına almak isteyenler hep mahşere, yani yeniden dirilişe karşı çıkmışlardır. Hangi çağda olursa olsun bu dirilişe inanmayanların ortaya attıkları ilkel sloganlar, bütün kavgaların ve mutsuzlukların esas kaynağını teşkil eder.

Onlardan birisi de Ubey bin Halef değil miydi?

"O, kendi yaratılışını unutarak bir misal getirdi.Şu çürümüş kemikleri, kim diriltecek?"

Yasin Suresinin 78. ayetinde belirtilen ve çağlar boyunca sorulan yukarıdaki sorunun cevabı, 79. ayette şöyle verilir.

"De ki, onları ilk defa yaratan diriltecek. O her yaratmayı bilir."

Bu ayet diriliş hakikatini mantık yoluyla hallediyor ve bir sonraki ayette, onun ilmi açıklamasını yapıyordu. Bu açıklama, hem o asrın en cahil kişilerini, hem de 20. asrın en büyük alimlerini tatmin eden bir mucize niteliğinde olup, mealen şöyleydi.

"O, size yeşil ağaçtan ateş çıkarandır. Şimdi siz, ondan yakıyorsunuz."

Bu ayet, halk tabakasına şöyle ders veriyordu:

"Ağaç gibi kesif ve karanlıklı bir maddeden ateş gibi latif, hafif ve nurani bir maddeyi çıkartan bir kudretin, odun gibi çürümüş kemiklere, ateş gibi bir hayat ve nur gibi bir şuur vermesini, nasıl akıldan uzak görüyorsu­nuz?"

Aynı ayetin alimlere verdiği derste ise, ölüm ve dirilişin temel kanunu dile getiriliyordu. Çünkü değil un ufak olmuş ve çürümüş bir şeyin yanması, yeşil ağacın yanıp ölmesi dahi, yeniden diriliş manasını taşıyordu. Zira bu bioanaliz olayında, yapraktaki karbondioksitin karbonu eksi değere çevrilerek biokarbon haline geliyor ve bu sırada hayatın temel unsuru olan oksijen açığa çıkıyordu. Ayette geçen "Şimdi siz onu yakıyorsunuz" şeklindeki ifade ise, canlıların oksijeni, yakmasına ve böylelikle hayatlarını devam ettirmesine işaretli.

Ayetteki ateş çıkaran yeşil ağaçlar hakkında, Prof. Dr. Süleyman Ateş şu açıklamayı yapar:

"Bunlar, Marh ve Afar adı verilen iki ağaçtır. İkisi de yemyeşil ve hatta suları damlarken, Marh çakmak gibi Afar'a sürülünce ateş çıkar. Bedeviler bunu bilirler. Ateşi, onun zıddı olan yeşil ağaçtan çıkarmağa kadir olan Allah (c.c), ölüye de can vermeye kadirdir..."

O halde ölmek ve dirilmek, zannedildiği gibi fanatik hadiseler olmayıp karbonun değer değiştirmesine bağlı ilahi bir biofizik programlama olayıdır. Bu olaya yine ayni surede dikkat çekilmekte, ve insanın, meni hücresindeki bir genetik karttan gelişen "matematik bir program" dan ibaret olduğuna işaret edil­mektedir. Bu arada meni hücresinde, insanın bedenini meydana getirecek olan biofizik disiplinin, inanılmayacak derecede mükemmel mikronluk bir diziden ibaret olduğunu belirtmemiz gerekecektir.

Şimdi ilmin akılcı metodlarıyla mahşerdeki diriliş hakikatini inceleyeceğiz. Bu metodlara göre, henüz gerçekleşmemiş bir olayın ilmi yönü, olabilirlilik (probabilite) açısından değerlendirilir. Ortaya atılan bir tez, ilmi olarak "olabilirlilik" değerini taşımazsa, onun için "imkansız' damgası basılır.

Diriliş hakikatinin "olabilirlilik," yönünü ilmi açıdan ele aldığımızda, bir insanın veya daha geniş ifadesiyle bir canlının meydana gelişinde, 2 unsuru hesaba katmamız gerekecektir.

1- Genetik Şifre

2- Genetik Şifrenin açılıp canlıyı meydana getirmesi için gerekli olan ortam.

Canlının Genetik Şifresi, D.N.A. Moleküllerinden kurulu bir şeride, matematik programın kaydedilmesi manasındadır. Ve bu şifre, meni hücresinde birkaç mikronu geçmeyen biofizik bir kayıttan ibarettir.

Genetik kartların çözülme ortamına gelince:

Bu kartlar 3 yolda ve 3 farklı ortamda çözülebilmektedir. Bu olay, genetik şifrelerdeki biofizik programın, çevreden alınacak yeni kimyevi maddelerle sıralanması demektir. Bu farklı ortamlarda cereyan eden göz kamaştırıcı faaliyet, elbette tek ve en yüce kudretin tecellisiyle mümkün olabilmektedir. Ancak, dünya hayatı, insanoğlu için bir imtihan özelliği taşıdığından, o yüce kudrete perde olan sebep (Veya ortamların) bulunması gerekmektedir.

Şimdi bu ortamları sıralayacağız:

A- Yumurta tarzındaki ortam: Canlıların bu tarzda meydana gelişi, belli kimyevi maddelerin genetik şifrenin etrafına depo edilmesi ve genetik şifrenin, bu maddeleri belli sıralara göre düzenleyip canlının meydana gelmesine sebep olması esasına dayanır. Böcekler, sürüngenler ve kuşlar, bu yolla dünyaya gelirler.

Onlara:

Haydi cahil git, diyeceksiniz. Git ve topraktaki sonsuz kimya sırlarını öğren. Bu arada genetik şifrelerin ne olduğunu, nasıl ve nerelerde açıldığını öğrenmeyi de ihmal etme.

Evet, mahşerdeki diriliş, ilmi açıdan tam bir olabilirlilik (probabilite) göstermektedir. Üstelik kainatın yaratıcısı olan Rabbimiz, bu dirilişi vaad etmiştir. O halde elbette gerçekleştirecektir. Onun kudretine göre bir baharın yaratılması bir çiçek kadar, cennetin yaratılması ise bir bahar kadar kolaydır.

Bahar'lardaki dirilişi gören ve buna her baharda şahit olan; farkında olmadan çiğnediği toprağın her bir zerresinde dirilişi, yani mahşeri nasıl inkar edebilir?

Ve böyle bir insana, nasıl "insan" denilir?

Cenab-ı Hak Enbiya suresinin 104. ayetinde mahşeri anlatırken "Biz semayı, bir kitabın sayfalarını dürüp büker gibi düreceğiz. İlk yaratılış ta nasıl başladıysak (sayfa sayfa açtıysak) buyuruyor.

Bu ayette, kainattaki sonsuz boyutları, bir kitabın sayfalarına benzeten Rabbimiz, mahşer hadisesindeki boyut değişmesini veya kapanmasını bildirmektedir.

"Boyutların dürülmesi" şeklindeki ifade, zaman boyutunu da içine aldığından, mahşerdeki diriliş; bir zaman eylemine ihtiyaç göstermemektedir. Mahşerdeki diriliş hadisesi, zaman eylemi sebebiyle bu güne kadar zor, anlaşılmıştır. Halbuki mahşer başladığı an, bütün boyutlar gibi zaman eyleminin geometrik değeri de değişecektir.

Dünya mekanında, bir kitabın açılmış sayfalarını temsil eden boyutlar, geometrik bir mekan dengesi içindedir. Fakat kitap kapanmaya başlayınca, zaman hız kazanır ve fiziki eylemler, göz açıp kapayıncaya kadar şekilleniverir.

Evet mahşer, zaman düzleminde cereyan eden fiziki boyutlar dürülmesidir.

Tıpkı yaratılırken bir gül gibi açılan boyutların sonradan bir goncaya benzer dürülüşü gibi.

B- Tohum tarzında ve toprak ortamında gelişme: Canlıların bu tarzda yaratılması, genetik şifrelerin toprakta açılması ve canlının, meydana gelmesine sebep olması şeklinde açıklanabilir. Tohumdaki genetik şifrenin çevresinde bazı önemli moleküller vardır. "Hayat bulma" denilen ve hiçbir şekilde taklidi mümkün olmayan bu mükemmel faaliyet için gerekli olan diğer kimyevi maddeler de, kök adı verilen ve bütün kimyagerleri kıskandıran lifciklerle mükemmel bir şekilde temin edilir. Bütün bitkilerin nesilleri, bu yolla devam etmektedir.

C- Anne karnındaki gelişme: Bu tarz gelişmede, genetik şifreler yeni canlıyı inşa ederken, gerekli olan kimyevi maddeler, anne karnından temin edilir.

Bu yolların dışındaki önemli bir şifre çözümünü de,mikroplarda görüyoruz. Mikropların genetik şifreleri, ya diğer bir canlının bünyesinde, yada toprakta açılarak gelişmektedir. Eğer bu ortamlar bulunmazsa, mikroplar genetik şifrelerini (kurumuş bir tohum gibi) yüzlerce yıl saklayabilir ve bu süre içinde hiçbir hayati faaliyet göstermezler. Özellikle virüslerde bu tür "konserve hayat" çok görülür.

Şimdi bu temel bilgilerin ışığı altında, mahşerdeki dirilişi düşünelim.

Adem Peygamberden (a.s.) itibaren gelmiş geçmiş insanların tamamına ait genetik şifreler bir araya toplanacak olsa, ancak bir çay bardağını dolduracaktır.

Yani milyarlarca insan, sadece bir bardak dolusu şifrenin açılmasıyla yaratılmaktadır.

Şimdi koltuğunuza biraz daha rahat oturmaya çalışarak kendinize şu soruları sorunuz.

1- Acaba insanoğlunun mikroplar kadar bir değeri yok mudur?

Yani mikropların genetik şifreleri toprakla açılır ve ha­yat bulurken, toprağa düşmüş insanların genetik şifrelerinin tekrar açılmaması mümkün müdür?

2- Toprak altında asırlarca bozulmayan ve bu arada hiçbir canlılık emaresi göstermeyen virüsler, uygun bir ortamda tekrar hayat bulurken, vefat etmiş insanoğlunun, Cenab-ı Hakkın emriyle tekrar hayat bulmamasına imkan var mıdır? Elbette hayır.

Kainatı bütün mahlûkatıyla ve kusursuz olarak yaratan Rabbimiz, o bir çay bardağı dolusu şifreyi arza döküp "dirilin" emrini verecek ve tek tek dirilerek ilahi sahnede toplanacağız.

O sahnede, diriliş hakikatine inanmayanlar da yer alacak.

Ve onlar, dünyada heran milyarlarcası sergilenen diriliş mucizesini görmemezlikten gelmenin hesabını verecekler.

14 asır öncesinde olduğu gibi, un ufak olmuş bir kemiği eline alıp, alay edercesine,

- "Çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diye soran inkarcılara verilecek cevabı, artık çok iyi biliyorsunuz.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Sırlar Denizi

Fussilet suresinin 11. ayetini ele alarak bu zavallılara bir ders daha vereceğiz."Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yerküreye (yeryüzüne); 'isteyerek veya istemeyerek gelin' dedi. ikisi de: 'isteyerek geldik' dediler..."

Mealini vermiş olduğumuz bu ayetin yorumunu yap­madan önce sizlere Fussilet Süresi, hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum: Bilindiği gibi Fussilet Süresi "Hâ-mîm" Sürelerinden ikincisidir. Ve Efendimiz 'in çok sık okuduğu önemli bir süredir.

Büyük İslam alimlerinden birçoğu, Hâ-mîm'in kainata ait pek çok sırları taşıdığını bildirmiş. Hatta Hâ-mîm'in Fatiha'daki 7 ayete özel yorum getirdiği ifade edilmiştir.

Fussilet Süresi'nin yorumunu yapacağımız bu 11. ayeti, dünyanın yaratılışını anlatan onuncu ayetten sonra gelmekte ve yaratılışa ait bir çok fiziki incelik taşımaktadır. Bütün ayetlerde olduğu gibi elbette bu ayetin de bir çok hikmetleri ve yorumları vardır.

Ben bu ayetin jeofizik açıdan taşıdığı sırrı açıklamaya çalışacağım.

Şimdi lütfen ayeti bir kaç kere okuyarak aşağıdaki noktaları zihnimizde toplamaya çalışalım:

a) "Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi ’’

Bu ifade, bize özel bir sır veriyor. Zira Cenab -ı Hak bir şeyi murad edince ona (ol) der, (o) da oluverir. Ayet, neden özellikle "semaya yöneldi" buyuruyor. Bize, önemli bir hikmeti açacağını beyan etmek için elbette.

b) Arz ve fezaya, bir uyum çağrısında bulunuyor. "İsteseniz de istemeseniz de gelin birbirinize uyun" diye emrediyor. Halbuki Cenab-ı Hakk'ın kudretinde ve emrinin kesinliğinde, yaratılanın istememesi diye bir şey yoktur. İstemeseniz de uyun emri bize; Dünya ile Dünya semasının birbirine intibak zorluğu içinde olduğu gerçeğini anlamak içindir.

Ayrıca burada, Arz'a uyum sağlayan semanın Arz'ın en yakın seması olduğu ifade edilmektedir.

Şimdi Arz'la, yakın seması arasındaki ilgiyi, günümüzün jeofizik ölçüleri içinde inceleyelim. Yakın yıllara kadar, ısı derecesi elverişli her gezegende hayat olacağı kanaati vardı.Son yıllarda uzay araştırmaları gösterdi ki, bir gezegen için en zor olay, bir atmosfere sahip olmaktır. Çünkü gezegenlerin, yakın semalarındaki atmosferi arasında akıl almaz bir zıtlık vardır. Atmosfer, yakın semada yer alan gaz halindeki atomlar demektir. Bu atomlar, büyük gezegenlerin hepsinde o gezegenin yüzeyi tarafından emilir. Küçük gezegenlerin tamamında da, gezegenlerin cazibesi, bu atomları çekmeye yetmez. Bu gazlar uzaya fırlar, dolayısıyla uçar gider.

Şimdi bu çok kısa bilginin ışığında ayeti kerimeyi bir defa daha okuyalım. Özellikle ikinci cümleyi:

"İkiniz de isteseniz de istemeseniz de beraber gelin. "

Atmosferdeki moleküller ve atomlar uzaya kaçmaya çalışıyor. Arz ise onları çekip emmek istiyor. Yani bir araya gelmeleri adeta imkansız gibi.

Ayet-i Kerimenin ilmi azameti, bu sırrı bize 14 asır öncesinden açıklamasındadır. 50 yıl önce bu gerçeği bilen yoktu. Ateistlere sorun bakalım. Bu durum karşısında neler uyduracaklar?

Ayet-i Kerimedeki hikmeti öğrenmek için, jeofizik bilgimizi biraz daha derinleştirelim:

Atmosferin teşekkülü için, moleküllerin kaçış hareketleriyle, arzın çekim gücünün dengede kalması gerekmektedir. Bu şart, imkansız denecek kadar zordur. Ve belki de kainattaki gezegenler için bu şans, milyarda birden de azdır. İşte Fussilet Suresi'nin 11. ayeti, bu gerçeği dile getiriyor.

"Sonra semaya yöneldi." ifadesi Cenab-ı Hakk'ın bu imkansızlığı özel olarak ahenkleştirme sırrını taşıyor. Jeofizik açıdan atmosfer teşekkülündeki bu çok zor şartlar, 3 önemli dengenin sağlanmasını gerektiriyor.

1- Atmosfer mekanının ısısı,

2- Arz'ın cazibesinin (çekiminin) dengeli ölçüde olması,

3- Uzaydaki çeşitli enerjilerin bu dengeyi bozmaması.

Şimdi bu hususları tek tek inceleyeceğiz. Sonuç olarak göreceksiniz ki hava veya su gibi nimetlerin umumi olması, yani bütün canlılara birden ihsan edilmesi, onların değerini azaltmamaktadır. İşte Allah'ın hediyesi böyledir.

1- ATMOSFER MEKANININ ISISI

Moleküllerin kaçma hareketleri, öncelikle ısıya tabidir.Mekanın ısısı ise, şu ayrıntılı özelliklere uymalıdır:

a)Arz'ın Güneş'ten uzaklığı: Arz Güneş'e daha yakın mesafede olursa, atmosfer mekanında meydana gelen ısı, bütün moleküllerin uçup kaçmasına sebep olacaktır. Eğer Arz Güneş'ten biraz daha uzak olursa, bu defa molekül hareketleri yavaşlayacak ve atmosferdeki moleküller Arz'ın üstüne çökerek Arz tarafından emilecekir.

b) Arz'ın Güneş'ten aldığı ısı, Arz'ın bütün atmosfer mekanında aynı olmalıdır. Bunun için Arz'ın,belli bir süratle kendi etrafında dönmesi lazımdır. Yavaş dönerse, Güneş'e arkası dönük yüzde, ani soğumalar olur ve atmosfer, o bölgede toprak tarafından yutulur. Hızlı dönerse, bu defa çeşitli bölgeler dengeli bir ısınmaya fırsat bulamaz. O halde Arz, bugünkü süratiyle dönmelidir. Ne var ki bu dengeli dönme de, ısı işini halletmeye yetmemektedir. Zira, bu defa da Arz'ın Güneş enerjisini daha çok alan ekvator daha fazla ısınacak, kutuplar devamlı soğuyarak atmosferin bir uçtan emilmesine sebep olacaktır. O halde Arz, eğri durarak ısınma bölgelerini, değiştire değiştire dengelenmelidir. Yani Dünyamız, bugünkü gibi ekseninden 23.5 derece eğimli dönmelidir. Ayet-i Kerimenin sonunda; "İsteyerek geldik" dediler beyanı da, bu hikmetleri dile getiriyor. Allah'ın; birbirinize uyun,bir araya gelin" emri, Arz'ın otomatik bir eğilme ve kendi etrafında ılımlı dönme hareketi kazanmasına işarettir. Zira Arz da, bu emirle kendi payına düşen fiziki uyum tedbirlerini almaktadır;

c) Arz'ın kazandığı ısıyı terk etmemesi; bir süre saklaması gerekmektedir. Yani, Arz'ın üstüne bir yorgan gereklidir ki bu görevi havadaki karbondioksit gazı yapmaktadır. Hatıra gelebilir ki, atmosfer kurulmadan karbondioksit ,nerden gelip bu ısı koruma görevini yapacaktır? Jeofizikten biliyoruz ki, bu günkü atmosferden önce ilk atmosfer karbondioksit idi. Ayet-i Kerime bu sırrı da açıklıyor:

"O bir duhan (duman bulutu) idi" beyanından ne anlaşılıyor? Bilindiği gibi, Arz'ın ilk döneminde tam bir duman (karbondioksit) atmosferi vardı. Bu ilk gaz sayesinde Arz hareketini muhafaza etmiş ve bugünkü atmosferin meydana gelmesine imkan sağlamıştır.

2- ARZ ÇEKİMİNİN DENGELİ ÖLÇÜDE OLMASI

Modern fizik, cazibeyi (çekim kuvvetini) arz açısından şöyle tanımlıyor: Taşıdığı atomlardaki tesirli çekim güçlerinin toplamı... Demek ki Arz, belli yoğunlukta ve hacimde olmalıdır ki; çekimi atmosferin uçmasını engellesin. Ve aşırı olup onu emmesin. Evet, kolayca bu sonuç çıkabilir. Arz, belli bir hacimde ve yoğunlukta olun­ca, atmosfer kolayca kurulur. Ne var ki olayın ardında akıl almaz incelikler vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

a) Arz, belli maddeleri, belli oranda bulundurmak zorundadır. Hayatın devamını, medeniyeti ayakta tutacak madenleri bulundurmak zorundadır. Yine, hafif olan ametalleri de bol miktarda taşımalıdır. Yani, Arz'ın yoğunluğu, kaba bir hesapla değil, aynı zamanda bir çok ihtiyaçları karşılayacak biçimde planlanmalıdır.

b) Arz'ın çekim dengesi öyle kurulmalıdır ki; fiziki açıdan atmosfer moleküllerini dengelerken, kimyevi yapı bakımından da en dış tabaka olma özelliklerini taşısın. Yani Arz'ın en dış kabuğunu teşkil eden toprak, dağ ve denizler atmosfer gazlarıyla kimyevi reaksiyona girmesin. Ve atmosferi emici yapıya sahip olmasın. Mesela Arz'ın dış kabuğu karbon olsaydı, hem oksijeni tepkime ile bitirir, hem de azotu emerdi. Halbuki Arz'ın kabuğu, atmosfer gazlarına karşı pek ilgi duymayan silisyum bileşiklerinden kuruludur.Cenab-ı Hakk'ın varlığını ve büyüklüğünü hala görmemezlikten gelen ateistlerin zavallılığını anlıyorsunuz değil mi?

Evet, özetle söylemek gerekirse, Arz'ın cazibesindeki akıl almaz denge, dev kompütürlerin programlarıyla dahi zor değerlendirilebilecek özelliktedir. Dikkat ediniz, sadece "değerlendirilebilecek" diyorum. Yönetilecek falan değil.

3. UZAYDAKİ ENERJİLERİN DENGEYİ BOZMAMASI

Ne kadar uyumlu olursa olsun, uzayda öyle dehşetli bir ışın yağmuru var ki, atmosferdeki dengeyi her zaman bozar ve moleküllere şiddetli bir hız kazandırır.

a) Arz'ın etrafında, onun büyüklüğünün yüz katı kadar geniş bir manyetik alan vardır. Bu alan, uzaydan gelen bütün parçalara (meteor) ve enerjilere karşı büyük bir perdedir.

b) Arz'a belirli uzaklıklarda kara delikler vardır. Samanyolu galaksisi içinden gelen bütün fazla enerjiler, bu korkunç cazibe merkezleri tarafından emilerek yutulur.

c) Bilindiği gibi atmosfer, kendi yapısı içinde en yüksekten aşağı doğru kendisini korur. Koruma perdesinin ışınlar açısından söz konusu olan süzgeç görevi, ozon tabakası aracılığı ile yapılmaktadır. Ayrıca azot da, bu korumaya izotopik açıdan iştirak etmektedir. Atmosferin dengelenmesi, konusunda, takdir edersiniz ki, daha bir çok bilmediklerimiz var. Önemli olan, ilimin her geçen gün Yüce Yaradana ait yeni bir mucizeyi bulması ve dile getirmesidir.. .

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Gören Kim?

Üzerinde en çok tartışma yapılan organ, beyindir. Şüphesiz en çok ilim spekülasyonu da beyin üzerinedir. Maddeciler, insanı hücre yığını sandıkları için, beyni bütün kabiliyetlerimizin merkezi ve yapıcısı. sayarlar.

Beyin harikalar harikası bir organdır. Fakat hiçbir zaman her şey değildir. Sevgi, sanat ve akıl, onun sınırlarından çok ötededir.

Beyin, muhtelif tip hücrelerden kuruludur. Bunların bir kısmı elektrokimya işlemleri yapar; bir kısmı kompüter gibi alıcı vericileri düzenler. Bir kısım hücreler hizmetçi hücrelerdir. Asıl sinir sistemi hücrelerine besin hazırlar, onların artıklarını kana atarlar. Beyin hücrelerinin Önemli bir özelliği, mesajlarını elektrik sinyalleri şeklinde merkezden merkeze yine kendi uzantılarıyla nakletmeleridir. Kendinden binlerce, yüzbinlerce ötedeki merkezlere, uzantılarını bir elektrik teli gibi uzatırlar.

Beynin büyük bir kısmi, duyu organlarından gelen sinyalleri değerlendirmekle görevlidir. Bunları bazen elektrikî, bazen kimyevi reaksiyonlar şeklinde toplar. Tahminen beynin 1/3'ü bu işle görevlidir.Beynin 1/3'ü de hareket ve denge işlerini düzenler.Yani bir istek beyin hücresine yansıyınca, çeşitli ara merkezlerden geçip omurilik kanalı ile sinir uçlarına kadar iletilir. Orada kaslara elektro kimyevi bir tesir verilir ve hareket, kas çekilmeleri ile mekanik hale gelir.

Beyindeki konuşma merkezi, solunum merkezi ve hormonları yöneten merkezler bilinmektedir. Bu merkezlerdeki kompüterler görevleri otomatik yürütür. Ayrıca bu görevleri yapmak üzere hazır bekleyen yedek beyin hücreleri vardır. Özellikle hafıza hücrelerinden bir tanesi bile, yüz binlerce kayıt yapacak niteliktedir.

Maddeciler bütün gayretine rağmen şuur ve zeka, bir merkeze yerleştirilmiş değildir. Bunların elektromanyetik bir birikme olacağını söyleyenlere karşı ünlü fizyoloji alimi Prof. Filkenstein: "Zeka kendini kavrayamaz, çünkü onu da çözebilen bir başka zekaya gerek vardır. Bu da sonsuza kadar gider." demiştir.

Beynin ön bölümünde zeka merkezlerinden söz edilmiş, fakat sonradan bu merkezlerin zeka değil, ilgi merkezleri olduğu tespit edilmiştir.

Beynin bu elektro kimyevi yapısı, harikulade kompüteri­ze matematik bir ahenk içinde birbirine bağlanmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki, beyin mekanik bir kompüter sisteminden ibarettir. Nasıl bir kompüter kendi kendine bir program yapamazsa beyin de program halketmez; onun verilmiş sistemini mekanize eder.

Bunun en iyi görme olayında inceleyebiliriz. Görme,gözün dış kısmında birkaç küçük kompüter ve 'Optik olayla başlar. Gözbebeğinin ışığa ayarlanması, merceğin odağına ve arkadaki sinir tabakasına göre ayarlanması gibi. Bu sistemler, şekillerin retinaya net bir şekilde düşmesini kompüterize eder.

Retina, müthiş bir elektrokimya fabrikasıdır ve televizyonun keşfinden sonra anlaşılmıştır ki; fevkalede karışık dörtlü bir kompüter sitemi ile ışık yoğunluğu ve renkli görmeyi, akıl almaz şekilde elektrik enerjisine çevirip beyne gönderir.

Siyah-beyaz televizyonun keşfinden sonra, renkli televizyonun bulunması gecikti Bunun iki fiziki zorluğa dayandığı anlaşıldı:

1. Renk yoğunluklarının ahenkli şekilde elektrik akımına çevrilmesi.

2. Renklerin elektrik akımına çevrilirken belli aralıklarla gönderilmesine ihtiyaç duyulması bu renk senkronunu zorlaştırdı. Bir renkli tüpü fabrikada ayarlamak aylarca sürüyor, tamir ise, imkansız oluyordu.

Kompüterlerin keşfi, renkli televizyon yapımının imdadına koştu ve bu önemli alet, insanlığın hizmetine girebildi.

Göz retinası da şekilleri beyne aktarırken aynı yolu seçmek zorundaydı. Renkleri elektrik akımına çevirmek ve:

1. Renk yoğunluklarına ayarlamak.

2. Yedi rengin senkronunu bulmak. (TV üç renk senkronuna göre çalışır.)

Bu iş için 4 ayrı kompüter sistemine ihtiyaç vardır ve bu göz retinasında mevcuttur. İşte bu harika fiziki kabiliyet, şekilleri derinlik ve incelikleri ile birlikte beyin hücresine aktarır.

Önemli olan sonra ne olduğudur. Bu hücreler, yakınlarında bulunan göz hafıza hücrelerine, bu elektrik kayıtların kopyalarını fiziki değerler olarak verirler. Kopyaların bir kısmı refleks merkezlerine gider (Tehlike anında korunmak için).

İşte beynin bir anlamda işi, bu matematik ve fizik arşivlemedir. Şuur, akıl ve zekanın ortak yanları da, şekillerin yorumunu yapmaktır.

Peki gören kimdir?

Koskoca bir dünya, bu hücreler içinde özel mikroskoplarla mı tetkik edilmektedir?

Yoksa boyutlar ve renkler arasına saklı olan güzellikler, beyin hücresinin, elektrik akımları arasında bulunan özel ressamlarca mı bize teşhir edilmektedir?

Elbete hayır! Bunlar içimizdeki ruh ve şuur kavramını anlamamız için ipuçlarıdır. İçimizdeki bu kainat sırrı, onları görmekte ve beyin bütün fizik mekanizması ile ona bir TV ekranı görevi yapmaktadır.

Bir müzik ziyafetini, her halde kulak merkezinin içindeki elektronlar dizisi inceleyip hoşlanmıyor.

Elimizdeki elektronik mikroskoptan üstün çok büyük bir mikroskop olsa ve en güzel manzarayı seyrederken veya en güzel nağmeleri dinlerken o hücreleri seyretsek, hücrenin bir ucundan diğer ucuna koşuşan elektronlardan başka ne görürüz?

Oda kadar büyüttüğümüz beyin hücresinde bir sanatçı ararız. Bir dost bize gördüğü güzeli anlatsın ve bize o müziğin nefis yorumunu yapsın diye. Ve o minik ekrandakini göreni ararız. İşte onu görünce sıra geliyor içimizdeki spikere:

Ruh'a.

Ve onun hakkında da bilebildiğimiz tek şey, bu konuda fazla bir şey bilemeyeceğimizdir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Sıra Biyolojide

En muhteşem mucize olan Kur'an, ilmin bu konuda henüz ulaşabildiği gerçekleri, 14 asır öncesinden apaçık bildiriyor.

İşte 41. surenin 47. ayeti

"... Allah'ın izni olmadan hiç bir dişi gebe kalamaz, hiç bir gebe doğuramaz."

Ve 39. surenin 6. ayeti

"Sizi annenizin karnında, üç türlü karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır. işte bu, Rabbimiz olan Allah'tır."

Hikayemiz, yumurta hücresinin hazırlanışı ile başlıyor:

Yumurtalıktan karın boşluğuna atılır.

Ve sonra rahimin üst köşelerinde uzanan borular (Fallop Boruları) bir çiçek gibi açık olan uçları ile karın boşluğunu tarar, yumurta hücresini yakalar ve içine alır. Yumurta hücresi borunun rahime en uzak ucunda döllenmek üzere bekler. Bu faaliyetin sebebi, yumurta hücresinin biyolojik açıdan fevkalade hassas yapısı dolayısıyla, diğer organ ve dokulardan korunmasıdır.

Döllenme bölgesinin kanalın ucuna takdir edilmesiyle, akıl almaz biyolojik hadiselerin bir köşede meydana gelmesi sağlanmıştır.

iLKAH OLAYI: (Dişi ve erkek genlerin birleşmesi) Anne karnından fallop borusuna alınan yumurta hücresi, annedeki yapı istidatlarının yarısını taşımaktadır. İstidatlar genetik şifreler halinde bir şeritte yazılıdır. Bu şeridin eni 3,5, boyu ise, 25-150 angström (Angström: 10 -8 cm. Santimetrenin yüz milyarda biri) arasındadır.

Bu genetik şifreler, kromozom dediğimiz vagonlara bindirilir.

İnsanda ana çizgilerle 60.000 civarında temel istidat (yapı özelliği) vardır. Ve bunlar sadece 46 kromozoma bindirilmiştir. Başlangıçta bu vagonlarda (kromozomlarda) sabit özelliklerin taşındığı sanılmıştır. Erkekte mevcut olan özel bir Y kromozomu, cinsiyet tayin eden bir vagondur. Bu vagonda bazı hastalıkların belirli olarak raydan raya geçmesi kromozomların sabit özellikler taşıdığı kanaatini uyandırmıştır. İnsandaki dağınık özelliklerin anneden ve babadan gelişleri, bu 46 vagonun sabit çizgilerine girmesi mümkün değildir. Mesela kulak rayının geniş olan istidat vagonu da safra kesesi de tembel olur gibi, bir kaide çıkarmak mümkün değildir. Genetik kartlarda yan yana olan bazı istidatlar, umumiyetle aynı kromozoma geçer. Ancak 60.000 istidat bu vagonlara çok çeşitli biçimde dağılır.

İşte yumurta hücresi bu 60.000 istidattan 30.000 kadarını, sadece 23 vagona bindirerek ilkaha hazır vaziyette bu tünelde beklemektedir. Kendisinde 30.000 özellik eksiktir. Ve bu eksiklik bir sıra takip etmez. Yani numaralarla bir örnek vermek gerekirse 318 numara vardır. 319 ve 320 yoktur. 57380 vardır. 57381 yoktur. Yumurta hücresi, bu eksik istidatları, kendisinin ilkaha gelen sperm hücrelerinden birinde bulacaktır. Fakat yumurta hücresine gelen sperm hücrelerinin sayısı akıl almaz derecede fazladır ve 250 milyon civarındadır. Ve bu hücrelerin sadece 23 vagonunda 30.000 istidat vardır.. Üstelik onlar da gelişigüzel genetik kart numaralarını taşımaktadır. Yumurta hücresinin ise, sperm hücrelerine telefon ederek, "Ben şu yapı özelliklerini taşıyorum, eksiklikleri sen getir" diyecek hali yoktur.

Yumurta hücresi etrafındaki 250 milyon sperm hücresinin sadece birinde, kendi eksik 30.000 şifresi vardır. Yumurta hücresi 40 dakika içinde bu tamamlayıcı şifreyi bulmak zorundadır. Yani 250 milyon fincanla oynanan ve sadece bir tek fincanı bulmaya dayanan bir yüzük oyunu gibi.

Yumurta hücresi emrine 1000 tane biyoloji alimi verseniz ve onların çalışması için mükemmel bir laboratuar açsanız dahi, bu bilmeceyi çözemeyeceklerdir. Zira sprem hücrelerindeki genetik şifreler,100 angstrom çapındaki sistromlarda, üç boyutlu sistemde açı farklarıyla dizili D.N.A. molekülleri dizisindedir ki, bir tanesindeki bir istidatı iki ayda dahi zor teşhis edersiniz.

O halde ilkah olayının sonsuz bir ilim sahibinin müdahalesi olmadan gerçekleşmesi mümkün değildir.Çünkü bu bilmece "Onsuz" çözülemez. Eğer yumurta hücresi, kendinde olan bir yapıyı taşıyan spermi seçecek olursa, üç kulaklı veya iki başlı hilkat garibelerinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. (Hilkat garibeleri, bu ince sırı bize açıklayan ilahi ders örnekleridir.)

Evet Kur'an ne diyordu?

"Benim ilmim olmadan bir dişi gebe kalamaz."

Evet 250 milyon fincanla oynanan bir oyunda,dolu olan sadece tek bir fincanın her seferinde bulunmasına benzeyen bu hadisede, yumurta hücresine yol gösteren ve onu her seferinde başarıya ulaştıran ilim ve kudret, Rabbimizden başka kime ait olabilir?

Kur'an'ın bu biyoloji mucizesinde dudak bükenin, dudağı kopmaz mı?

Evet, bu ilkah o ilahi ilim ile meydana gelir ve karanlık bir tünelde ilkahın ilk mucizesi başlar.Bu akıl almaz hadise anneden ve babadan gelen özelliklerin birleştirilip, hücre merkezinde yerleştirilmesi hadisesidir ve taklit edilmesi imkansız olan hadisede her türlü hücre faaliyetinden uzak olan fallop kanallarının rol oynaması, bu mucizenin sadece ihahi kudret tarafından meydana geldiğinin bir başka ispatıdır.

İşte ayette bildirilen üç ayrı karanlık bölgeden ilki, bu karanlık tüneldir. Yaradılışın hücre fazı, bu karanlık bölgede gelişir. Tüp bebek üzerindeki çalışmalar, bu gerçeğe ışık tutmuştur.

Burada meydana gelen hücre faaliyetlerinde genetik şifreler santimetrenin on milyonda biri kadar bir yerleşme hatasının meydana gelmesi, ileri bölünmelerde karaciğeri kafatasına sokacak yanlışlıklara sebep olur.

Genetik şifrelerin ilk karanlık bölgedeki dizilmeleri tamamlandıktan sonra canlı, rahmin iç yüzüne aktarılır. Rahmin iç yüzündeki hücreler, minik tüycüklerle bir orman zeminini andırır ve yeni canlıyı hazır vaziyette bekler. Minik canlı bu karanlık ormana gelip yerleşince bu defa doku safhası başlar. 39. surenin, 6. ayetinde bildirilen bu farklı ikinci karanlık bölgede ikinin katları şeklinde bölünen hücreler, çeşitli organlara ait dokularının temel yapısını hazırlamaktadır. Kemik, sinir, kas, iç ve dış deri dokuları, bu safhada bölünen hücrelerde yerini alır.

Kur'an ceninin üç ayrı ve farklı karanlık bölgede meydana geldiğini açıklarken, bir yandan henüz öğrendiğimiz bu farklı karanlık bölgeleri tarif etmekte, bir yandan da farklı üç yaradılış safhasını açık açık bildirmektedir.

Kas, sinir ve deri dokularının, bölünen hücrelerde yerlerini alması sırasında, olağanüstü bir hadise ile karşılaşılır. Doku fazında A bölgesindeki hücrelerde kas hücreleri meydana gelirken B bölgesinde sinir ve C bölgesinde iç deri hücreleri ortaya çıkmaktadır. Bu duruma göre mesela mide, kendisini meydana getirecek olan hücreleri, hasıl toplayacaktır? Vücutta tek bir organ olsa, belki bir formül bulunacaktır. Fakat yüzlerce organın kendilerine ait hücreleri tek tek toplaması nasıl mümkün olacaktır.?

İşte burada akıl almaz bir geometrik dönüş olur. Bu dönüş, her noktasında ve her istikamette 360 derecelik bir mekan kavramında akıl almaz bir rotasyona geçer. Adeta her bir noktasında ayrı hız ve açıda kıvrılır. İşte ikinci safhanın sonu olan bu kıvrılmalar, öyle muhteşem bir sanat içinde cereyan eder ki, sonunda her doku kendi hücreleriyle karşı karşıya gelir. Bu safhada minik canlı henüz 1 cm boyundadır. Bu sonsuz istikametlerde meydana gelen embriyo kıvrılışlarını, ilahi emrin raksı gibi bütün ihtişamıyla tamamlanır.

İşte bu raksın mükemmelliği sayesinde el, ayak, göz ve kulak gibi simetrik organlar, birbirinden en ufak biri farklılık dahi göstermeyecektir. Zerrelere hükmeden ve onlara yol gösteren ilahi kudretin bir salise dahi devreden çıkması halinde sonuç ne olacaktır?

Cevap son derece kolaydır. Eğer doku fazında, mesela yan yana duran idrar salıcı hücrelerle, tükürük salan hücrelerin rotasyonu sırasında, bir angstromluk eksende sadece derecenin binde biri kadar bir hata olsaydı, O ilahi kudrete inanmayanların ağzından tükürük yerine idrar akardı.

İşte ilahi hikmet, "İlm-i ilahi olmadan dişiler doğuramaz" buyurmakla, bu ince sırları bize ifade etmektedir. Zira bütün matematik, fizik ve biyolojik kanunlar bir araya gelse, bu sanat şaheserini meydana getiremeyecektir.

İşte organ safhası böylece başlarken, minik canlı etrafında bu kez bir kese ve sıvı meydana gelir. Yeni canlı, artık üçüncü karanlık bölgededir. Ve tıpkı bir denizin dibi gibi karanlık olan bu bölgede 40 hafta içinde tamamlanır. Gebelik süresi 9 ay on gün değil 40 haftadır. (Bütün canlıların doğum müddeti, haftanın tam katlarıdır. 40 hafta yaklaşık 9 ay on gündür.)

Şimdi başlangıçta belirttiğimiz ayetlerin azametine tekrar bakalım:

BİRİNCİ ÂYET: "Anne karnında üç ayrı karanlık bölgede, yaradılıştan yaradılışa inkilab ettiriyoruz." (Süre 39. ayet 6)

1. Hücre fazı: Karanlık bir tünel olan fallopda.

2. Doku fazı: Anne rahminin iç derisi içindeki karanlık bir ormanda.

3. Organ fazı: Aminon suyu dediğimiz bir sıvı ile kaplı olan ve deniz dibini andıran...

Ve ayet ekliyor: "İşte ben Rabbiniz olan Allah 'ım "

İKİNCİ AYET: "Allah’ın izni olmadan hiçbir dişi gebe kalamaz ve hiçbir gebe doğuramaz."

Yani;

Yumurta hücresinin, 250 milyon sperm hücresinden sadece birinde yer alan eksik genetik kartı seçmesi ve sadece seçmekle de kalmayıp alması, kesinlikle mümkün değildir. Ancak ilahi ilim bunu sağlar.

• Bu Kur' an mucizesi karşısında, bütün ilimler kelime-i şahadet getirmekle mükelleftir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Yeni Bir Kur'ân Mucizesi: Alâk Sırrı

İnsanoğlu yaratıldığı günden bu yana, niçin ve nasıl yaratılmış olduğunu öğrenmek istemiştir. Kur’an, insanın kendi başına çözemeyeceği bu soruları cevaplandırırken, daha nazil olan ilk ayetiyle yaratılış gerçeğini ortaya koymuş ve bütün asırları içine alan hitabıyla şöyle buyurmuştur:

"Yaratan Rabbinin adıyla oku, rabbin ki, insanı bir alâk 'tan yarattı." (Alak, 1-2)

"Alak" kelimesi, etimolojik yapısı itibariyle iki manaya gelmektedir. Bunlardan birisi "durgun kan" veya "kan pıhtısı" şeklinde olup, biyolojik gerçeklerin henüz bilinmediği çağlarda insanın nasıl yaratıldığı sorusuna cevap teşkil etmiştir. Halbuki yaratılışın harikalar harikası sırrı, "alâk" kelimesinin asıl manasının altındadır ki, bu da alâka, aşk, ilgi, yapı,şıp kalma şeklindedir. Ve yaratılışa ait ayetlerde bu kelimenin kullanılmasındaki hikmet, çağımızda henüz yeni anlaşılmıştır. Bilindiği gibi, yumurta hücresinin "meni hücresiyle birleşerek, insanın ilk hücresini teşkil etmesi sırasında, yumurta hücresinin, kendisinde eksik olan ve 250 milyon meni hücresinden sadece birisinde mevcut bulunan şifreyi 40 dakika içinde tamamlanması gerekmektedir. Bu muhteşem senaryoda yumurta hücresi hangi biyolojik çareye başvurmalıdır ki, kendisinde bulunmayan 30 bin'e yakın genetik şifreyi tamamlayabilsin?

Yüce kitabımız Kur'an, ihtimaller hesabına göre gerçekleşmesi imkansız görünen bu meseleyi şöyle tamamlar:

"Hiçbir dişi, Allah'ın izni olmadan gebe kalamaz." (Fussilet-47)

Yumurta ve meni hücresinin birleşmesi, gerçekten de ilahi bir ilim ve irade olmadan imkansızdır. Biz bu hadiseyi, değişik bir açıdan ele alarak 250 milyon fincanla oynanan bir "yüzük oyunu"na benzetmiş ve bu fincanlardan sadece birinin altında saklı olan yüzüğün her seferinde tek birinin fincanı kaldırmakla bulunması gibi bir imkansızlık arz ettiğini belirtmiştik Ancak bu 250 milyonda birlik ihtimal, Allah'ın izni ve "alâk" kelimesinin asıl manası doğrultusunda gerçekleşir ve yumurta hücresi, etrafında dolaşan milyonlarca meni hücresinden sadece bir tanesine aşk derecesinde alaka duyar. İşin enteresan tarafı, bu hücrenin 250 milyona yakın meni arasından eksik şifreyi tamamlayan tek hücre olmasıdır.

Yukarıdaki bilgilerin sadece bize ait bir yorum olduğu zannedilmemelidir. Zira genetik mühendislerinin genetik şifreler üzerindeki araştırmaları, eksik şifrelerin tamamlanmasında çok önemli bir gerçeği ortaya koymuş ve bu gerçek "moleküler anfinite" kelimesinin karşılığı, Cenab-ı Hakkın Kur'an'da buyurduğu "alâk" kelimesinin tam karşılığı olup "moleküllerin birbirine karşı duyduğu özel bir alâka ve yakınlık hali’’ dir.

Yumurta hücresi eğer yanlış bir seçim yapar ve kendisinde bulunan şifreleri taşıyan bir meniye alaka duyarsa, 'üç kulaklı veya iki başlı hilkat garibeleri meydana gelir. Bu ilahı sırlar, günümüzde bütün bütün ortaya çıkmasına ve Kur'an'ın apaçık bir mucize olduğu anlaşılmasına rağmen hala imana gelmeyen veya ona karşı çıkanlar, iki kafalı değil, "kafasız hilkat garibeleri"dir. Hele hele Kur'an hakkında bir şeyler bildikleri zannıyla rastgele ahkam kesenle­rin, en azından genetik ilmini, modern biyoloji ve çağımız astrofiziğini çok iyi bilmeleri gerekir. Aksi takdirde bu şarlatanlar, kainatın en esrarlı fizik kanunlarını (parite,5. boyut, karadelikler, kuasarlar, genişleyen kainat v.s) net bir şekilde ortaya koyan Kur'an karşısında kanserli bir hücre kadar bile olamayacaktır.


Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Özlenen Eğitim

Bütün dünya, ciddi bir eğitim buhranı içindedir. Çünkü her türlü teknolojik gelişmeye rağmen eğitimin ne tarifi yapılmış, ne de gayesi belirlenmiştir.

Eğitim, insan şerefine yakışan hayat tarzını öğretmek sanatıdır. Gerçeği, güzeli ve iyiyi öğrenmek ve bu bilgilere uygun şekilde yaşamak, aslında hiç de güç değildir. Ancak birçok ülke, böyle bir hayat tarzını tanımamakta veya tanımakta zorluk çekmektedir. Böyle olunca da, körpe dimağlar, gereksiz ve yanlış bilgilerle doldurulmakta, neticede ilim tahsil ediyor görünen kişilerin cehaleti artmaktadır. Aşağı yukarı iki buçuk asırlık bir süre içerisinde, batıdan yayılan eğitim ve bunun temeli olan ilim, şaşmaz fizik ve matematik bilgileri aktarırken, biyoloji akla ve hayale gelmeyen yalanlarla süslenerek insanoğlunun geleceğine en büyük kötülüğü yapmıştır.

Marksistler, dünya tarihinin en büyük yalan makinesi oldukları halde, isimlerini doğrucuya çıkarmış, kendileri gibi düşünmeyenlere söz hakkını yasaklamışlardır. Gerçekte hiçbir ciddi meselenin sahibi olmayan ateistler de, akıntıya kürek çekmenin basit heyecanı içinde bu uğursuz projeyi desteklemiştir.

Eğitim, insanlık şerefine uygun bir hayat biçimini öğrenmek sanatıdır demiştik; şu halde bu gayeye ulaşmanın ilk adımı; insanı bilmek ve ondaki manevi değerleri öğrenip, ortaya çıkarmaktır. Halbuki marksist ve ateist çevreler insanı tanımamışlar, ondaki manevi değerlerin tamamını yok ederek, akıbeti meçhul garip topluluklar meydana getirmişlerdir. Fertler, manevi değerleri yok edilmiş bir hayattan koparak korkunç bir kaosun içinde yuvarlanan zavallılar grubuna dönüşmüş, sonuçta ilmi gerçekleri göz göre göre inkar eden marksist ve ateistlerin esiri olmuşlardır. Bu durum, ilk defa Anglo Amerikan Kiliseleri’nde farkedilmiş, Amerika ve İngiltere gibi ülkeler, kendi toplumlarını kurtarmak için ciddi mücadelelere girerek bütün eğitim kurumlarını yeni baştan ve müsbet bir şekilde programlamışlardır.

Gerçek eğitimden mahrum kalış ve okudukça cehaleti artmış insan tipini yurt sathında ve bütün dünyada seyrediyorsunuz. Vatanseverliği, politikayı, hatta kendi aile bünyesi içerisindeki münasebetleri bile, büyük bir yalan balonunun arkasından seyrediyorlar. İnsanı, manevi değeri olmayan bir madde kabul etmek ve hayvan türlerini gösteren çizelgelerde ona bir yer tayin etmek, ne yazık ki çağdaşlık gibi çok önemli bir kelimenin sembolü haline gelmiştir. Aslında çağdaş olmak, gerçeğe her gün bir adım daha yaklaşmış olmak demektir.

Fahr-i Kainat Efendimizin (S.A.V.) ‘İki günü bir olan, ziyandadır’ şeklindeki mübarek sözleriyle perçinleşen bu ifade, kainatın özü ve kusursuz bir sanat eseri olan insanoğlunun hedefini göstermektedir. Yine çağdaşlık, dünkü insana nazaran biraz daha medeni olmak manasını taşır ki; bu ise, insanlık haysiyetine saygı duyan ve insana sevgiyle bakan manevi bir hadisedir. İşte eğitim, böyle bir çağdaşlığı getirebilme sanatıdır.

Eğer eğitim; yalancı barış kelimeleriyle toplumları esir kamplarına sürükleme sanatıysa, bunun şaşkın temsilcileri bizde de, Batıda da pek çoktur. Ancak manevi değerlere saygılı bir eğitim, insanlara gerçek barışı sunabilir. Bunun için ilk önce, insanı Yaradanı adına sevme sanatını öğreten eğitime muhtacız. Ve gerçek eğitimi tanımlarken ana pirensiplere çok hassasiyetle yaklaşmak zorundayız! Bu dikkate öncelikle biz muhtacız. Çünkü, medeniyetin kapısını açan millet olmamıza rağmen; bizi barbar sanan aydınlarımız vardır. Biz, yeryüzünde bütün bu gerçekleri bilen ve yaşayan bir milletin yepyeni temsilcileriyiz. Buna rağmen kendi milli değerlerimizin zenginliğinden hasta olan ve bunları dinlerken sıkıntı ve kalp spazmı geçiren aydınlara rastlıyoruz. Bu yüzden eğitim konusunda son derece hassas olmalıyız. Çünkü asırlar boyunca manen tüketilmek istendiği halde, ilahi bir mucize sırrıyla tükenmeyen bir milletin son kuşağıyız. Batının tüm aklı başında ilim adamları tarafından, hayranlıkla seyredilen sosyal yapımızın hiçbir zaman bozulmadığını ve bozulamayacağını ispat etmek zorundayız. Allah’tan başka hiç kimseye hesap vermek zorunda olmayan bir milletin evlatları olarak gerçek eğitime sindire bindire yaklaşmak ve onu kucaklamak tarihe karşı kaçınılmaz bir borcumuzdur.

Gerçek eğitim, gönülleri çılgın dünya hevesleriyle kirlenmemiş olan her insan arzuyla beklemektedir.

Menfi cephede yer almayı kendisi için kaçınılmaz görev sayan bazıları,gerçeklerden habersiz oldukları için,elbette yapılan hizmetlerden huzursuz ve rahatsız olacaklardır.Aşağıdaki eğitim esasları üzerinde birleşmek hepimiz için bir huzur kaynağı olacaktır:

1. Akılcı ilmin, laboratuardan gelen ya da araştırmalar sonucunda ortaya çıkan bütün gerçekçi bilgilerini, eğitimin temeline yerleştirmek ve yavrularımızı bu gerçek ilim çadırı altında toplamak.

2. İlmi Marksist ve Ateistler tarafından katılmış yanlışlardan arındırmak Bizzat kendi ülkelerinde bile değerini kaybetmiş olan evrimcilik, tarihi maddecilik, marksist sosyoloji gibi baştan sona kadar yalanlarla yoğrulmuş bilgilerden eğitimi kurtarmak

3. Manevi değerlerimizi gerçeğine uygun biçimde tanıyarak sahip çıkmak.Bu arada bir çoğu ruh hastası olduğu, bizzat yine batılı kaynaklarca tespit edilmiş bazı batılı düşünürleri gerçek yönüyle tanıtmak ve bütün dünyayı ışık tutan düşüncelerimizin eğitimin sistemi içerisindeki yerini,şerefle benimsemesini sağlamak.

4. Milli geleneklerimize ve milli vecibelerimize uygun spor dallarını yaygınlaştırmak Bu hususta Efendimizin ( S.A.V) teşvik edici mübarek sözlerini hatırlamalıyız.

5. Yarınımızın teminatı olan gençlere mana değerini yüklerken, bu motifler yine dünyanın ileride en seçkin toplumunu kuracaklarına inandırmak.Ve bu arada özellikle marksist, ateist çevrelerin bir barbardan öte görmeyerek yerdikleri milletinin, ne kadar faziletli,haysiyetli ve merhametli olduğuna inandırmak.Dünya politikasında kendi manevi değerlerini terk etmeden ayakta duracak yeni kuşakları böylece garantiye almak.

6. Genç kuşakları sevgi ve müsamahaya dayalı tam bir düşünce hürriyeti içinde,kendi özlerini bulacak şekilde eğitmek.

Eğitim konusundaki önemli bir konu da, ahlakla bilgi arasındaki dengeyi kurmaktır.Bir kimseyi ve toplumu ne kadar bilgiyle yükletirseniz yükleyiniz, ona manevi bir değer aşılayamamış ve ahlakın temel esaslarını öğretmemişseniz,bütün emekler boşadır.Böyle bir eğitim yerine bilgisayar ithal etmek daha karlı bir iştir.Eğitimli insan tipi, ahlak ve bilgiyi birlikte yürüten kültürün minik bir üniversitedir.Aldığı bilgileri, manevi değerleri yok edici bir zeminde yaşamaya çalışan insan,yalnız başarısızlıkla kalmaz, çevresinde bilgiye karşı nefret uyandıran bir leke haline dönüşür.Kendi halkına inanmayan, kendi halkını sevmeyen,okumuşlar işte böyle faydasız, sahibine isyan etmiş kompütüre benzerler.Halk kitlelerinin kültürü ve bilginin faziletine kimseyi inandıramazsınız.

Eğitim konusunda önemli bir mesele tarafsız bir bakış açısı bulunan fikir adamı yetiştirmektir. Yoksa dünyanın en vahşi milleti, en zalim yönetimi sayılan Roma’yı medeniyetin önderi, dünyanın en faziletli ve haysiyetli devleti sayılan Selçuklu’ ları göçebe diye yargılayan insanları, toplum içinde fikir adamı saymak, bu milleti kahreder. Yeni yetişecek kuşaklar mutlaka bu gibilerini teşhis ederek, onların sözlerinden ve fikirlerinden vebadan kaçar gibi kaçmayı öğrenmelidir.

Yüce yaratıcının bir ismi, bir sıfatı da (Rab) sıfatıdır. Rab sıfatı, bütün eşyaya yaygın düzenleyici, sanatlaştırıcı bir hikmeti temsil eder. İnsanlara yaygın yansımasıyla öncelikle eğitim sırrını taşır. Şu halde, eğitim, İlahi sanatın bir tarz tecellisidir. Eğer gerçeğine ve özüne dönük bir eğitim varsa, Rab sıfatının tecellisi içerisinde, insanlar yücelir, toplumlar dirilir. Aksi takdirde eğitim diye, insanları hayvan olduğuna inandırır, Kaos’a itersiniz.

Dünyaya gerçekçi bir gözle nazar ederseniz, teknolojik yapıları, bilgileri, hatta servetin çok güçlü olduğu halde, toplum yapısı yıkılmaya yüz tutmuş milletleri kolayca teşhis edebilirsiniz. Ülkelerde aklı başında fikir adamlarının ortak feryadı şudur:

Manevi değerlerden yoksun gençleri; beyaz zehir, alkol,toplumdan kopma ve daha tehlikelisi gayesizlik, zevkçilik ve tembellik içinde yok olmaktan kurtaramayız. Bu gerçeğe rağmen hala çıkmaz sokağa koşan ve sokaktan meded uman bazı aydınların hazin haline ibretle bakmalıyız. Ve onların gerçeğe karşı direnişlerini ruhi yapılarındaki onarılmaz patolojiye bağlamalıyız.

İnsanların milletlerin çektiği ızdırapların özünde, sanıldığı gibi ekonomik meseleler değil, yanlış eğitim yatar.

Hem insanlara sonu toprak olan bir hayvan olduğunu telkin edeceksiniz, hemde o insanın topluma sevgi ve fedakârlık göstermesini isteyeceksiniz çok gülünç olmuyor mu?

İşte böyle bir eğitimin ortaya koyduğu toplumlara bakınız, hepsi manevi morfinman gibi makineleşmiş ve de laçkalaşmış.

İnsan Allah’ a inanmaz, manevi değerlere bürünemezse toplum içinde tehlikeli bir mikroptan öteye geçemez işte eğitim, bu sebeple toplumu yeniden ahenkleştirme, var etme sanatını, ilimle manayı birleştirerek sağlar.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Evrim Çaresiz Bir Yol

Evrim, inkarlarına isim arayan ateistlerin kokuşmuş zihinlerinin mahsûlü olup; karanlık, zevksiz ve çaresiz bir yoldur.

Nitekim hayatın yıldırım hızı ile dekorlaşması 15 yıl önce evrimcilerin gözü önünde cereyan etti. Ve onların pişkin yüzleri bir defa daha şaşkınlığa büründü.

Asrımızın altmışlı yıllarının sonuna doğru büyük bir deniz depremi sırasında İZLANDA yakınlarına yeni bir ada doğdu.

Dünyanın dört bir yanından ilim adamları bu ada'ya tabiat düzen ve dengesinin nasıl kurulacağını izlemek üzere oraya koşuştular. Hatta birçokları evrim teorilerine mesnet arayacaktı.

İki yıl içinde adeta akıl almaz bir şekilde bitki örtüsü, böcek ve kır çiçeklerinin çoğu ortaya çıkıverdi. Gerçi büyük ağaçlar ve hayvanlar yoktu, fakat adanın iki yılda ulaştığı zengin canlılar listesi evrimcilerin 50 milyon yıl fiyat biçtikleri ve bize öğretme gayreti gösterdikleri listeydi. Ada'da Güney Amerika'da yaşayan bir karınca cinsinin bile yaygın olduğunu görünce, ilim adamları büyük bir şaşkınlığa uğrayıp adeta şok oldular.

Ateist bir biyolog da, "Yeraltı larvaları aracılığı ile DNA molekülleri yayılmış" diyecek kadar ileri gitti. Ne var ki, bir başka biyolog üstad; "Madem öyle, evrime ne gerek var, eski çağlarda çok yanardağ vardı, bol DNA çıktı ve bütün canlılar bir anda oluverdi" deyince, ateizmin suratına bir gerçek daha vurulmuş oldu.

Elbette DNA'nın nazik yapısını bilenlerce malumdur ki, onun değil volkanlarda yaşaması, gü­neş sıcaklığına bile dayanması mümkün değildir.

Bu adanın teşekkülü ve canlıların birden yayılması evrimcilerin uzun evrim masallarını yalanlamış oldu.

Evrimcilerin çeşitli türlerin varlığını izah etmek hem de evrimi bir sebebe bağlamak için ileri sürdükleri "seleksiyon" yani ayıklanma görüşüne gelince: Bunu ilmi bir incelemeye tabi tutalım, bakalım gerçekten evrimcilerin dediği gibi mi?

Seleksiyon'a göre; zayıflar çevreye uyamaz ölür, güçlüler kalır, yaşar. Bu ayıklanma bugünkü türleri meydana getirmiştir

Bu konuyu incelemeden önce, ARINMAYI ayıklamadan ayırmak gerekir.

ARINMA: Meydana gelecek nesillerin iyi yönde genlerinin seçilmesidir. Nesiller kendi cins ve özelliklerini yitirmeden güçlü, güzel ve sağlıklı genleri seçerek güzelleşir, bu arınmadır.

Çift cinsle üremenin bir sebebi bu arınmanın gerçekleşmesidir. Bunu seleksiyonla karıştırmamak gerekir. Çünkü ateistler bu ilmi gerçeği allayıp pullayıp seleksiyon diye yuttururlar.

Seleksiyon yani ayıklanmaya gelince; türler tetkik edilirse böyle bir şeyin olmadığı görülür.

Çevreye çok zor uyabilen birçok canlılar vardır ki, hayat bunlar için çok zor olmasına karşılık bu canlılar milyonlarca yıl değişmeden nesillerini sürdürmektedirler.

a - Kör yılan gerçekte bir kertenkeledir. Kertenkelelere göre bu hayat bir canlı için fevkalade zordur ve bu yılanların genetik kartı kertenkelelere o kadar benzer ki, ufak bir değişme onları bu zor hayattan kurtarır, ayakları meydana gelir. Fakat bir çevre uyumu ve hayata kavuşurlar. Üstelik bu hayvan, arzın en eski sakinlerindendir.

HANİ SELEKSİYON?

b - Dağ faresi için de durum aynıdır. Hayat ön ayaklarının kısalığı yüzünden onlar için çok zordur. Fakat bu çok eski hayvanlarda ne seleksiyon'a uğrayıp telef olmuş, ne de ayaklarına uygun orman ve bahçelere göçmüşlerdir. Milyonlarca senedir yaşar, dururlar.

HANİ SELEKSİVON?

c - Yeni Zelanda'da yaşayan bir cins kirpi yumurtadan çıkan yavrusunu kanguru gibi karnında taşır ve yavrunun dikenleri karnına bata bata milyonlarca yıl yaşar durur. Hem de beslenmesi fevkalade güçtür. Neden seleksiyon'a yani, ayıklanmaya uğrayıp, diğer yumurtadan çıkıp, gelişen türlere dönmüyor?

HANİ SELEKSİYON?

d - Tarihin en eski hayvanlarından birbirine yakın türde üç balık okyanuslarda yaşar.

Bunlardan biri elektrik sistemi, diğeri sonorik sistemle çevresini görür ve düşmanlarından kaçar; Üçüncüsü ise, bunlardan mahrumdur ve hemen yem olur. Fakat seIeksiyon ' a uğramaz neslini sürdürür durur. Neden bir başka tü­re dönmez veyahut listeden silinmez?

HANİ SELEKSİVON?

Merak edip hayvanlar alemini iyi inceleyenler daha böyle yüzlerce örnek bulur.

Yüce Allah (c. c.) böyle istemiştir. Hayat zor da olsa her cins kendi varlığını korur, durur.

Tarih sayfalarında kalıp neslini yürütemeyen canlılar sorusuna gelince; büyük jeolojik olaylar sebebiyle yok olmuşlardır. Ya kara hayvanıdır o bölge aniden deniz olmuştur, ya deniz hayvanıdır o bölge aniden kara olmuş ve bu canlılar sahneden çekilmiştir. Ateistlerin burada da sığınacakları bir delik yoktur ve olamaz da...

Bugünkü molloskalarla pek az farkı olan fosillere bakıp keramet yumurtlar gibi, seleksiyon'a uğradı diye delil çıkarmak ise, ancak ateist demogojiden başka bir şey değildir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki